Hava Durumu

Bir dava, bir devlet, bir hafıza (1)

Yazının Giriş Tarihi: 14.02.2026 00:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 14.02.2026 00:06

Bazı geceler vardır… Takvimde yalnızca bir tarih olarak durur. Ama o gece yaşananlar, bir milletin kaderini sessizce değiştirir. 1926 yazının bir gecesi… Ege’nin karanlık suları… Ay ışığının denize düştüğü, rüzgârın ağır estiği bir saat… Fransız bandıralı bir gemi… Türk bayrağı taşıyan bir başka gemi… Ve bir çarpışma.

O an belki kimse farkında değildi ama o gece yalnızca iki gemi çarpışmadı. Bir devlet anlayışı ile bir başka devlet anlayışı çarpıştı. Egemenlik ile alışkanlık çarpıştı. Yeni doğmuş bir Cumhuriyet ile yüzyıllardır sahneye hakim olan güçler çarpıştı. 2 Ağustos 1926.

Fransız “Lotus” gemisi ile Türk “Bozkurt” gemisi Ege’de karşı karşıya geldi. Çarpışma şiddetliydi. Bozkurt parçalandı. Deniz karardı. Sesler kesildi. Sekiz Türk denizci hayatını kaybetti. O gece suya düşen yalnızca insanlar değildi. Bir devletin onuru da sınanıyordu. Türkiye, olayın ardından Fransız gemisindeki görevli subayı gözaltına aldı.

Çünkü ölenler Türk’tü. Çünkü bu devlet, vatandaşının ölümünü görmezden gelerek yaşayamazdı. Ama Fransa buna karşı çıktı. “Uluslararası sularda oldu,” dediler. “Yargılama yetkisi yalnızca bayrak devletine aittir.” Yani…

“Biz yargılarız.” Bu cümle basit bir hukuk tartışması değildi. Bu, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne yöneltilmiş bir testti: “Gerçekten bağımsız mısın?” Unutmayalım… Türkiye o yıllarda henüz çok gençti.

Savaşlardan çıkmıştı. Ekonomisi kırılgandı. Diplomatik gücü sınırlıydı. Uluslararası arenada ağırlığı tartışılıyordu. Ama bir şeyi çok iyi biliyordu: Bağımsızlık yalnızca savaş meydanlarında kazanılmaz.

Bağımsızlık, hukuk masalarında da korunur. Olay Lahey’e taşındı. Uluslararası Daimi Adalet Divanı…

Dünyanın gözünün çevrildiği yer. Bu dava bir gemi kazası değildi artık. Bu dava, bir devletin “egemenim” diyebilme cesaretinin davasıydı. Türkiye’yi savunmak için bir isim çıktı: Mahmut Esat. Genç… Kararlı… Sessiz ama derin bir hukuk bilgisine sahip. Ama onun omuzlarında yalnızca bir dava yoktu. Bir milletin saygınlığı vardı.

Lahey’e giderken yanında dosyalar değil, bir devlet taşıyordu. Mahkeme salonunda Fransa güçlüydü. Tarihi güçlüydü. Diplomasisi güçlüydü. Uluslararası hukuk geleneği güçlüydü. Türkiye ise yeniydi. Ama bazen yeni olan, daha cesur olur. Çünkü kaybedecek geçmişi değil, kuracağı geleceği vardır.

Mahmut Esat’ın savunması işte bu cesareti taşıyordu. O şunu söyledi: “Uluslararası hukuk açıkça yasaklamıyorsa, devlet yetki kullanır.” Bu cümle teknik bir hukuk cümlesi gibi görünür. Ama aslında bir devletin varlık ilanıdır. “Vatandaşım öldüyse, yargılarım.” demektir.

Duruşmalar sürdü. Saatler… Günler… Haftalar… Uluslararası hukuk metinleri açıldı. Teoriler tartışıldı. Yetki alanları konuşuldu. Ama aslında tartışılan şuydu: Yeni Türkiye gerçekten bir devlet mi? Ve karar günü geldi. 7 Eylül 1927.

Mahkeme salonunda nefesler tutuldu. Oylar sayıldı. Karar açıklandı. Türkiye haklıydı. Bu yalnızca bir dava kazanımı değildi. Bu, dünya hukuk tarihine giren bir ilkenin doğumuydu. Bugün hala hukuk kitaplarında okutulan: Lotus İlkesi.

Bu ilke şunu söylüyordu: Bir devletin yapmasını yasaklayan açık bir uluslararası hukuk kuralı yoksa devlet yetkisini kullanabilir. Yani…

Devlet, egemenlik hakkını kendisi savunur. Kimse ona sınır çizmez. Bu karar, genç Türkiye için yalnızca bir hukuki zafer değildi. Bu bir kimlik ilanıydı. “Biz varız.”

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.