Bir insan, kendisine verilen bir görevi ne kadar ileri taşıyabilir? Daha da önemlisi, görev bittiğinde bunu fark edememek bir erdem mi, yoksa trajedi midir?
Hiroo Onoda’nın hikayesi, bu soruların her birini insanın yüzüne çarpar. O, 1944 yılında Japon İmparatorluk Ordusu tarafından Filipinler’in Lubang Adası’na gönderilen genç bir subaydı. Görevi netti: Düşmana karşı direnişi sürdürmek, asla teslim olmamak ve üstlerinden doğrudan bir emir gelmedikçe silah bırakmamak.
Savaş 1945’te bitti. Ama Onoda için hayat bitmedi, görev bitmedi. Tam 29 yıl boyunca, dünyanın bambaşka bir yere evrildiğinden habersiz değil belki ama inanmamayı tercih ederek, aynı üniformayı zihninde taşımaya devam etti. Onu ormanda tutan şey açlık değildi, korku değildi, düşman da değildi. Onu ayakta tutan tek şey vardı: disiplin.
DİSİPLİNİN SAF HALİ
Onoda’yı anlamak için onu günümüzün rahat dünyasından çekip çıkarmak gerekir. Bugün disiplin dediğimiz şey çoğu zaman: Zamanında işe gelmek, talimatlara uymak, hedefleri tutturmak gibi teknik başlıklara indirgenir. Oysa Onoda’nın disiplini, takvimle ölçülebilecek bir şey değildi. O disiplin, bir iç sözleşmeydi. Kendi kendisiyle yaptığı, bozulması mümkün olmayan bir ahlaki anlaşmaydı.
Şunu çok net söylemek gerekir: Onoda, “emir aldım, uyguladım” diyen bir asker değildi. Onoda, emri kişiliğinin merkezine yerleştirmiş bir insandı. Bu yüzden 29 yıl boyunca: Teslim çağrılarını reddetti. Uçaklardan atılan broşürleri düşman oyunu saydı. Ailesinin mektuplarını propaganda olarak gördü. Çünkü onun dünyasında şüphe etmek, görevi zedelemekti.
TAVİZSİZ SORUMLULUK BİLİNCİ
Bu noktada durup hakkını teslim etmek gerekir. Onoda’nın hikayesi, günümüz insanının kolay kolay taşıyamayacağı bir yükü anlatır.
Bugün: Bir proje zorlaşınca vazgeçiyoruz. Bir kurum değişince sadakati askıya alıyoruz. Bir sorun çıktığında “benlik değil” diyebiliyoruz. Onoda ise şunu diyordu: “Bu görev bana verildiyse, sonuçlarıyla birlikte bana aittir.” İşte bu, sorumluluğun en saf halidir. Kimse görmese de, kimse denetlemese de, kimse hatırlamasa da görevini sürdürmek… İş hayatında, akademide, kamu görevlerinde, hatta aile içinde bile aradığımız ama nadiren bulduğumuz bir duruştur bu. Ama İşte Tam Burada Büyük Bir İnsanlık Sorusu Başlar
Onoda’yı sadece alkışlamak kolaydır. Zor olan, onun hikayesinden doğru dersi çıkarmaktır. Çünkü disiplin, tek başına kutsal değildir. Disiplin, anlamla beslenmezse insanı tüketir.
Onoda’nın trajedisi şudur: Görevini kusursuz yerine getirdi. Ama görevin bittiğini söyleyecek bir mekanizma yoktu. Ve o boşluğu kendi inancıyla doldurdu. Bu noktada disiplin, bir erdem olmaktan çıkarak insanı hayattan koparan bir kafese dönüşür.
ONODA SENDROMU
Bugün birçok kurumda, birçok çalışan aslında birer Onoda’dır. Strateji değişmiştir ama çalışan hala eski hedef için çalışır. Yönetim suskundur ama çalışan sadakatle devam eder. Kurum dönüşmüştür ama görev tanımı güncellenmemiştir. Ve sonra ne olur? Tükenmişlik başlar. Anlam kaybolur. Disiplin katılığa dönüşür. İşte buna Onoda Sendromu diyebiliriz: Görev bilincinin, iletişim eksikliği yüzünden insani bağları yok etmesi.
LİDERLİĞİN SESSİZ SORUMLULUĞU
Onoda’yı 1974’te durduran şey bir savaş değil, bir silah değil, bir güç gösterisi değildi. Onu durduran şey, eski komutanının karşısına çıkıp tek bir cümle kurmasıydı: “Görev sona erdi.” Bu cümle bize çok şey anlatır. Liderlik sadece görev vermek değildir. Liderlik, görevin bittiğini söyleyebilme cesaretidir. Bir lidere düşen en büyük sorumluluklardan biri şudur: İnsanları sonsuz bir mücadelede yalnız bırakmamak. Sessizliği sadakat sanmamak. Disiplini körleştirmemek.
EVRENSEL DERS
Onoda’nın hikayesi sadece askerlik ya da iş hayatı ile sınırlı değildir.
Eğitimde: Öğrenciyi sadece başarıya değil, anlam arayışına yönlendiremiyorsak. Ailede: “Benim dediğim doğrudur” diyerek iletişimi kapatıyorsak. Devlette: Vatandaştan fedakarlık isterken yön göstermiyorsak. Disiplin, insanı güçlendirmez; insanı yalnızlaştırır. Oysa disiplin, anlamla birleştiğinde insanı ayakta tutar.
ONODA BİZE NE ÖĞRETİYOR?
Hiroo Onoda, bize şunu öğretiyor: Görev bilinci insanı yüceltir. Ama görev, insanın önüne geçtiğinde insan silinir. Disiplin bir araçtır, amaç değildir. Sadakat sorgusuzluk değildir. Ve belki de en önemlisi: İnsan, görevini sürdürürken hayatı kaçırmamalıdır. Sonuç Olarak; Onoda ormanda kalmadı sadece. Aslında zamanın dışında kaldı. Biz bugün Onoda’nın hatasını tekrar etmemek için şunu öğrenmeliyiz:
Sorumluluk alacağız. Disiplinli olacağız. Ama aynı zamanda soracağız: “Bu görev hala anlamlı mı?” Çünkü gerçek erdem, sadece dayanmak değil; ne zaman duracağını da bilmektir.