Şehir yeni uyanıyor. İnsanlar işe yetişmeye çalışıyor, çocuklar okula gidiyor, esnaf kepenk açıyor. Herkesin acele ettiği bu saatlerde, çoğu kişinin fark etmeden geçtiği bir kaldırımda aslında önemli bir hikaye yaşanıyor.
Bir kadın bebek arabasıyla ilerlemeye çalışıyor. Ancak kaldırıma park edilmiş bir araç yolunu kapatıyor. Geçebilmek için yola inmek zorunda kalıyor. Yanından hızla geçen araçlar ise birkaç saniyeliğine hem onu hem de bebeğini tehlikeyle karşı karşıya bırakıyor.
Biraz ileride tekerlekli sandalye kullanan bir vatandaş aynı sorunla karşılaşıyor. Yolunu kapatan araç nedeniyle kaldırımdan devam edemiyor. Üstelik yola inebilmesi için uygun bir rampa da bulunmuyor. Şehir sanki onun oradan geçebileceğini hiç hesaba katmamış gibi.
Başka bir noktada bastonuyla yürüyen yaşlı bir insan daralmış kaldırımlarda ilerlemeye çalışıyor. Görme engelli bir bireyin takip ettiği hissedilebilir yüzeyler masa ve sandalyelerle kesiliyor. Rampaların önü motosikletlerle kapanıyor.
***
Bu manzaralar aslında yalnızca birkaç kişinin yaşadığı münferit sorunlar değildir. Bunlar şehirlerimizin kimi zaman herkes için değil, belirli bir kesim için tasarlandığını gösteren sessiz işaretlerdir.
Türkiye’de şehir planlaması çoğu zaman araçlar üzerinden şekilleniyor. Yeni yollar, kavşaklar ve otoparklar konuşulurken insanların güvenli şekilde yürüyebilmesi bazen ikinci planda kalabiliyor. Oysa şehirlerin gerçek sahipleri yalnızca araçlar değil, insanlardır.
Bugün birçok kişi kaldırıma park ettiği aracını “iki dakika sonra alacağım” düşüncesiyle bırakıyor. Ancak o iki dakika, bir başkası için ciddi bir engel anlamına gelebiliyor. Çünkü kaldırıma bırakılan her araç, bir başkasının hareket özgürlüğünü elinden alıyor.
Şehir dediğimiz şey yalnızca beton, asfalt ve binalardan oluşmaz. Şehir aynı zamanda birlikte yaşama kültürünün somut bir yansımasıdır. Bir şehrin kalitesi, en yüksek binalarıyla değil; en yavaş yürüyen insanına sunduğu imkanlarla ölçülür.
Çünkü medeniyet, güçlü olanın değil, en kırılgan olanın ne kadar güvende hissedebildiğiyle anlaşılır.
***
Bugün milyonlarca insan erişilemeyen kaldırımlar, kullanılamayan rampalar ve yanlış park edilen araçlar nedeniyle günlük hayatında zorluk yaşıyor. Kimi yerde rampa çok dik olduğu için kullanılamıyor, kimi yerde önüne direk dikiliyor, kimi yerde engelli otoparkları amacı dışında kullanılıyor.
Sorunun önemli bir kısmı teknik değil, zihinseldir.
Çünkü erişilebilirlik çoğu zaman belirli bir grubun ihtiyacı gibi görülüyor. Oysa gerçek farklıdır. Hepimiz hayatımızın bir döneminde daha yavaş hareket etmek, bir desteğe ihtiyaç duymak ya da çocuk arabasıyla yürümek zorunda kalabiliriz.
Bu nedenle erişilebilirlik yalnızca engelli bireylerin değil, toplumun tamamının meselesidir.
Dünyanın birçok gelişmiş kentinde kaldırımlar, toplu taşıma sistemleri ve kamusal alanlar herkesin kullanımına uygun şekilde tasarlanıyor. Geniş kaldırımlar, sesli yaya geçitleri, erişilebilir toplu taşıma ve sıkı denetimler bir lütuf değil, temel bir hak olarak kabul ediliyor.
Asıl soru şudur: “Bu şehirde herkes rahatça yaşayabiliyor mu?”
Eğer bir kişi bile kaldırımdan güvenle geçemiyorsa, eksik olan şey beton değil, bakış açısıdır.
Üstelik bu durum yalnızca fiziksel bir sorun da değildir. Sürekli engellerle karşılaşan insanlar zamanla sosyal hayattan uzaklaşabiliyor. Dışarı çıkmak zorlaştığında yalnızlık büyüyor, toplumla kurulan bağlar zayıflıyor.
Belki de en acı olan budur.
Bir insanı hayattan uzaklaştıran şey çoğu zaman fiziksel engeli değil, toplumun önüne koyduğu görünmez engellerdir.
***
Elbette belediyelerin daha erişilebilir şehirler inşa etmesi, denetimleri artırması ve yanlış park uygulamalarına karşı daha kararlı olması gerekir. Ancak kalıcı çözüm yalnızca kurallarla sağlanamaz.
Gerçek değişim, insanların kaldırımların kendilerine değil yayalara ait olduğunu kabul etmesiyle başlar.
Bir çocuğa küçük yaşta kamusal alanlara saygı göstermeyi öğretmek, çoğu zaman verilen cezalardan daha etkili olabilir. Çünkü kurallar ancak toplumsal bilinçle desteklendiğinde kalıcı hale gelir.
***
Belki o zaman bir sürücü kaldırıma çıkmadan önce oradan geçmeye çalışan bir tekerlekli sandalyeyi düşünür.
Belki bir esnaf dükkanının önünü tamamen kapatmadan önce iki kez düşünür. Belki şehirlerimizi planlayanlar da önceliği araçlara değil, insanlara verir.
Çünkü şehirler otomobiller için değil, insanlar için vardır. Bugün bir kaldırıma sahip çıkmak yalnızca başkalarının hakkını korumak değildir. Aslında hepimizin geleceğini korumaktır.
Çünkü bir toplumun gerçek gücü, en hızlı koşanlarına değil; en zor yürüyenlerine nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Ve belki de medeniyet tam olarak burada başlar.