Bir insanın hayatındaki en büyük servet nedir? Gençlik mi? Başarı mı? Makam mı? Yoksa yıllar boyunca biriktirdiği para mı?
Bu sorunun cevabı çoğu zaman bir ömrün sonuna gelmeden anlaşılmaz.
Yirmili yaşların başında tanışmışlardı. Hayat henüz önlerinde uzun bir yoldu. Ceplerinde büyük bir zenginlik yoktu ama gelecek adına kurulmuş sayısız hayalleri vardı. Birlikte yürümeyi seçtiler.
Düğün günlerinde birbirlerine verdikleri söz, yalnızca mutluluk günleri için değildi. O sözün içinde hastalık da vardı, yoksulluk da, başarısızlık da, gözyaşı da…
İlk yıllar kolay geçmedi. Kirayı düşünerek uyudukları geceler oldu. Ay sonunu hesapladıkları günler yaşandı. Bazen aynı sofrada sessizce oturdular. Bazen kırıldılar. Bazen birbirlerini anlamakta zorlandılar. Kimi zaman bir cümle saatlerce süren sessizliklere dönüştü. Hiç tartışmadılar demek doğru olmaz. Elbette tartıştılar.
İki insanın aynı evde yıllarca yaşayıp hiçbir sorun yaşamaması zaten hayatın gerçeğine uymaz. Fakat onların farkı, kimin haklı olduğuna değil; sevgilerinin haklı çıkmasına inanıyor olmalarıydı.
Her kırgınlığın ardından yeniden konuşmayı öğrendiler. Her yanlışın ardından özür dilemenin küçülmek değil, büyümek olduğunu gördüler. Sevgi, kusursuz insanlar arasında değil; kusurları birlikte taşıyabilen insanların arasında büyüdü.
Yıllar ilerledi. Çocuklar büyüdü. Ev sessizleşti. Bir zamanlar oyuncak seslerinin yükseldiği odalar artık yalnızca hatıraları saklıyordu.
Saçlarına düşen ilk beyaz tel, fark edilmeden diğerlerini çağırdı. Ellerindeki çizgiler çoğaldı. Yüzlerindeki gençlik yavaş yavaş zamana teslim oldu.
Ama garip bir şey oldu. İlk günkü heyecan belki değişmişti. Fakat yerine çok daha güçlü bir duygu gelmişti. Alışkanlık denilen şey aslında sevginin en olgun hâliydi. Artık birbirlerinin cümlelerini tamamlıyorlardı. Çayın şekerini sormadan hazırlıyorlardı.
Birinin yüzüne bakınca diğerinin ne düşündüğünü anlayabiliyorlardı. Kalabalık içinde konuşmadan anlaşmak, yılların insana verdiği sessiz bir dildi.
Sokakta el ele yürüyen yaşlı bir çift gördüğümüzde çoğumuz yalnızca iki ihtiyar görürüz. Oysa o ellerin arasında onlarca yıl vardır. Birlikte atlatılmış hastaneler… Kaybedilmiş anne babalar… Çocukların ilk okul günü… İşsiz kalınan zamanlar… Borçlar… Kutlamalar… Doğum günleri… Bayram sofraları… Affedilen hatalar… Saklanan gözyaşları…
O eller aslında bütün bunları taşımaktadır.
Ve sonra…
Hayat, her hikâyede olduğu gibi son cümlesini yazmaya karar verdi. Bir sabah o iki sandalyeden biri boş kaldı. Ev aynı evdi. Duvarlar aynıydı. Fotoğraflar yerindeydi. Saat yine aynı sesi çıkarıyordu. Fakat ev artık başka bir ev olmuştu.
Çünkü bazı insanlar yalnızca bir evi paylaşmaz. Evin ruhunu da birlikte oluştururlar. Geride kalan eş, ilk günlerde sürekli konuşmaya devam etti. Alışkanlık kolay kolay ölmezdi. Çayı iki kişilik koydu. Masaya iki tabak çıkardı. Bir haber gördüğünde dönüp anlatacakmış gibi başını çevirdi.
Sonra…
Her defasında aynı sessizlikle karşılaştı. İnsan bazen bir insanı değil, birlikte yaşadığı bütün yılları özler. Bir akşam eski fotoğrafları çıkardı. Gençlik yıllarındaki yüzlerine baktı. İlk tatillerini hatırladı. Çocukların kahkahalarını… Beraber kurdukları evi… Yaşanan bütün zorlukları… Sonra uzun bir muhasebe yaptı.
Kazandıkları neydi? Kaybettikleri neydi? Haklı çıktığı tartışmaların bugün hiçbir anlamı kalmamıştı. İnatla sürdürülen sessizlikler artık yalnızca pişmanlıktı. Bir zamanlar söylenmeyen “özür dilerim”lerin ağırlığı yıllar sonra omuzlarına çökmüştü.
Keşke daha çok sarılsaydım… Keşke daha çok teşekkür etseydim… Keşke aceleyle çıkarken vedalaşsaydım… Keşke bazı küçük meseleleri büyütmeseydim…
Hayatın sonunda insanın aklına büyük başarılar değil, küçük ihmaller geliyor. Çünkü sevgi, büyük fedakârlıklardan çok küçük davranışlarla yaşar.
Bir fincan çay… Kapıda beklemek… Üşümesin diye üzerine örtülen bir battaniye… Sessizce tutulan bir el…
“İyi ki varsın” diyebilmek…
Belki de mutluluk sandığımız kadar uzak değildir. Belki de yıllarca peşinden koştuğumuz zenginlik, her akşam aynı sofraya oturabildiğimiz insandır. Belki de hayatın gerçek başarısı, aynı kişiye her gün yeniden “biz” diyebilmektir.
Bugün yanında yürüyen insanın yarın yanında olacağının garantisi yok. Hayat hiçbirimize böyle bir söz vermedi.
O hâlde kırgınlıkları büyütmeden, sevgiyi ertelemeden yaşamak gerek. Çünkü bir gün hepimiz, o boş sandalyeye bakacağız.
Ve o gün geriye yalnızca iki şey kalacak.
Birlikte geçirdiğimiz yıllar…
Ve o yılları nasıl yaşadığımız…