Bir insan öldürüldüğünde geride yalnızca bir adli dosya kalmaz. Bir evin sesi kesilir, bir ailenin geleceği değişir, bir çocuğun babası veya bir annenin evladı artık kapıdan giremez.
Failin yaşı, kaybın ağırlığını azaltmaz. Buna rağmen cezanın belirlenmesinde yaşın önemli bir etkisi vardır. İşte toplumun adalet duygusunu zorlayan tartışma burada başlıyor:
Çocukları korumak için oluşturulan hükümler, çocukları cinayete yönlendirenlerin hesabına dönüşüyorsa ne yapacağız?
Çocuk dediğimiz insanın okulda, spor sahasında, bisikletinin üzerinde, arkadaşlarının arasında olmasını isteriz. Müzik dinlemesini, hayal kurmasını, geleceğini düşünmesini bekleriz.
Elinde silahla başka bir insanın hayatını bitirmesi, çocuklukla yan yana getirmek istemediğimiz bir görüntüdür. Ancak istemememiz, bu gerçeği ortadan kaldırmıyor. Bazı çocuklar ağır şiddetin hem mağduru hem uygulayıcısı hâline geliyor.
Toplumun görevi, bu tablo karşısında yalnızca üzüntü açıklamak olamaz. Koruma mekanizmalarının nerede işlemediğini de sormak zorundayız.
Benim üzerinde durduğum mesele, bütün çocuklara peşinen suçlu gözüyle bakılması değil. Bilerek, planlayarak veya başkalarının yönlendirmesiyle gerçekleştirilen öldürmeler karşısında mevcut sistemin yeterince koruyucu olup olmadığı. Özellikle bir çocuğun yaşından kaynaklanan ceza farkı, onu kullanmak isteyen kişiler açısından avantaj sayılıyorsa bunun açıkça konuşulması gerektiğini düşünüyorum.
Çocuğu korumayı amaçlayan düzenlemenin suç örgütlerince istismar edilmesi, kanunun amacına aykırı bir sonuçtur. Böyle bir ihtimali dile getirmek, çocuk düşmanlığı değildir.
Burada hukuki bir gerçeği unutmamak gerekiyor. Bir çocuğa cinayet işleten yetişkin, kanun önünde sorumsuz değildir. Türk Ceza Kanunu, başkasını suçta araç olarak kullanmayı ve suça azmettirmeyi cezalandırıyor.
Çocuğun ceza sorumluluğunun bulunmaması da yetişkini kendiliğinden kurtarmıyor. Fakat kanunda ceza bulunmasıyla o cezanın uygulanabilmesi aynı şey değildir.
Yetişkinle çocuk arasındaki bağlantı yeterli delille ortaya konulamadığında, yönlendiren kişinin sorumluluğu kanıtlanamayabilir. İşte kamuoyunun haklı kaygısı bu ihtimalde yoğunlaşıyor.
Bu durumda mağdur yakınlarına yalnızca “Kanunumuzda bunun karşılığı var” demek yeterli gelmez. İnsanlar, o karşılığın gerçek hayatta ne ölçüde uygulanabildiğini görmek ister.
Bununla birlikte, yetişkine ulaşılamamasının bütün bedelini çocuğa yüklemek de başlı başına bir adalet tartışmasıdır. Dolayısıyla yapılacak değişiklik, yalnızca ceza süresini artıran tek maddelik bir cevap olamaz.
Soruşturmanın gücünden silaha erişime, çocuğun korunmasından yeniden suç işlemenin önlenmesine kadar aynı sorunun farklı taraflarını birlikte ele almalıdır.
Yaş sınırlarının yarattığı çelişkiyi de görmezden gelemeyiz. On sekizinci doğum gününden bir gün önce öldüren kişiyle bir gün sonra öldüren kişinin olgunluğu arasında mucizevi bir değişim yaşanmaz.
Buna karşılık karşılaşabilecekleri ceza farklılaşabilir. Hukukun uygulanabilir sınırlar koyması gerektiği açıktır. Ancak sınırın gerekli olması, doğurduğu sonuçların tartışılamayacağı anlamına gelmez.
Toplum, özellikle planlı öldürmelerde bu farkın gerekçesini sorgulamakta haklıdır. Bu sorulara yalnızca yaş tanımını tekrarlayarak cevap verilemez.
İsveç örneğini bu nedenle önemsiyorum. Yüksek sosyal refahı ve güçlü kurumlarıyla tanınan ülke, son yıllarda çocukların suç örgütlerince cinayetlerde kullanılmasıyla da gündeme geldi.
İsveç Parlamentosu, belirli ağır suçlarda ceza sorumluluğu yaşını beş yıllığına 15’ten 14’e indiren düzenlemeyi kabul etti. Bu, bütün çocukların yetişkin sayılması anlamına gelmiyor. Kapsamı belirlenmiş bir alanda daha erken cezai sorumluluk öngörülüyor.
Kararın geçici olması da sonuçların değerlendirilmesi açısından dikkat çekici.
Elbette İsveç’in bir düzenlemeyi kabul etmesi, o düzenlemenin başarısını baştan kanıtlamaz. Ülkede karara itiraz eden hukukçular, uzmanlar ve siyasetçiler de bulunuyor. Ancak aynı şekilde, ceza yaşının yeniden değerlendirilmesini savunan herkesin meseleyi bilgisizce ele aldığını söylemek de doğru olmaz.
Önümüzde gerçek bir güvenlik sorunu ve farklı çözüm önerileri var. Yapılması gereken, görüşleri birbirine etiket yapıştırarak susturmak yerine hangi önlemin daha fazla hayat kurtaracağını araştırmaktır.
Türkiye’nin de benzer bir yaklaşımı kendi koşulları içinde değerlendirmesinden yanayım. Bunun anlamı, başka bir ülkenin kanununu olduğu gibi almak değildir.
Mevcut kurallarımızın nerede yetersiz kaldığı gösterilmeli, değişikliğin hangi yaşları ve hangi fiilleri kapsayacağı açıkça belirlenmelidir. Uygulama süreli olmalı, bağımsız biçimde izlenmeli ve beklenen yararı sağlamazsa gözden geçirilmelidir.
Çocukların daha küçük yaşlarda kullanılmaya başlanması gibi istenmeyen sonuçlar da başarı hesabının dışında bırakılamaz. Ciddi bir reform, kendi yanlışını görebilecek biçimde tasarlanmalıdır.
Benim ölçüm basit: Gerçekten daha az insan ölecek mi? Öldürmelerin yüzde on azalması bile çok önemli bir kazanım olur. Ancak bu oran bir temenni olarak kalmamalı; karşılaştırılabilir verilerle gösterilmelidir.
Daha ağır cezanın bazı kişileri yeniden düşünmeye yöneltebileceğini makul buluyorum. Bunun herkeste aynı etkiyi yaratacağını ise peşinen bilemeyiz. Bu nedenle ceza politikası, silah teminini engelleyen ve çocukları suç çevresinden çıkaran çalışmalarla birlikte yürütülmelidir.
Hiç kimsenin mağduriyetini küçümsemeden konuşmak mümkündür. Öldürülen kişinin yaşam hakkını savunurken çocuğun gelişimini hesaba katabiliriz. Çocukları korurken toplumun güvenliğini de talep edebiliriz.
Hukuktan beklentimiz, cinayetin ardından yalnızca bir ceza açıklaması değildir; bir sonraki cinayeti önleyecek kararlılığı ve kapasiteyi göstermesidir.
Türkiye, bu tartışmayı öfkeye teslim olmadan, fakat kaybedilen hayatları da soyut kavramların arkasında bırakmadan yapmalıdır. Çünkü her dosyanın merkezinde, yaşamaya devam etmesi gereken bir insan vardır.