Bir çocuğun eğitimi yalnızca okul kapısından içeri girdiğinde başlamaz. Çocuk, daha konuşmayı öğrenmeden çevresindeki yetişkinleri gözlemlemeye başlar. Ses tonlarımızı, öfkemizi, sevgimizi, kurallara yaklaşımımızı ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri zihnine kaydeder. Biz hayatın olağan akışı içinde davrandığımızı düşünürken o, nasıl bir insan olması gerektiğine ilişkin ilk bilgileri edinmektedir.
Çocuğumuza saygılı olmasını söyleyebiliriz. Fakat trafikte başka bir sürücüye hakaret ediyorsak verdiğimiz öğüt anlamını kaybeder. Dürüstlüğü anlatırken telefonda arayan birine “Evde olmadığımı söyle” diyorsak çocuk, yalanın şartlara göre kullanılabileceğini öğrenir. Yere çöp atıyor, sıraya girmiyor, kamu malına zarar veriyor veya hizmet aldığımız insanları küçümsüyorsak sözlerimizden daha güçlü bir mesaj veriyoruz.
Çocuklar, özellikle güvendikleri yetişkinlerin davranışlarını doğru veya normal kabul etmeye yatkındır. Burada “doğru” ile “normal” arasındaki ayrım önemlidir. Sürekli karşılaştıkları yanlışlar, zamanla hayatın değiştirilemez düzeni gibi görünebilir. Böylece çocuk, büyüdüğünde kınadığı bazı davranışları farkında olmadan kendisi de tekrarlar. Toplumdaki pek çok alışkanlık, yazılı kurallardan değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bu sessiz eğitimden beslenir.
Çocuğun ilk eğitim kurumu ailesidir. Adaleti kardeşler arasındaki paylaşımda, nezaketi anne ve babasının birbirine hitabında, sorumluluğu ev içindeki görevlerde tanır. Bir hata yaptığında yalnızca cezalandırılıyorsa gerçeği saklamayı; dinleniyor ve yaptığı davranışın sonucu açıklanıyorsa sorumluluk üstlenmeyi öğrenebilir. Bu nedenle sevgi gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Çocuğun gelişim dönemlerini bilmek, sağlıklı sınırlar koymak ve şiddete başvurmadan disiplin sağlayabilmek de önemlidir.
Okullar, kreşler, kurslar, spor kulüpleri ve yurtlar ise bu eğitimin aile dışındaki tamamlayıcılarıdır. Öğretmenin öğrenciler arasında ayrım yapmaması adaleti, okul yöneticisinin çalışanlara saygılı davranması insan onurunu, kurumun ortak eşyalara sahip çıkması kamu malı bilincini öğretir. Duvarlara “sevgi, saygı, dürüstlük” yazmak yeterli değildir. Bu değerlerin kurumun günlük işleyişinde karşılık bulması gerekir. Adaleti anlatan bir okul ayrıcalık üretiyorsa, verdiği resmî ders ile davranışları birbirini geçersiz kılar.
Ebeveynlerin ve çocuklarla çalışan personelin belirli aralıklarla eğitimden geçirilmesi bu nedenle değerlidir. Anne veya baba olmak, çocuk gelişimi hakkında kendiliğinden yeterli bilgiye sahip olmak anlamına gelmez. İnsanlar çoğu zaman kendi ailelerinde gördükleri yetiştirme yöntemlerini sürdürür. Bağırma, aşağılama, kıyaslama ve aşırı baskı, “Biz de böyle büyüdük” cümlesiyle yeni kuşaklara taşınabilir. Bilinçli eğitim, iyi niyetin doğru davranışa dönüşmesine yardımcı olur.
Ancak bu programlar, insanları suçlayan veya aile hayatını denetim altında tutmaya çalışan bir anlayışla düzenlenmemelidir. Amaç, ebeveyne “Çocuğunu yetiştirmeyi bilmiyorsun” demek değil, karşılaştığı güçlüklerde onu yalnız bırakmamaktır. Eğitimler ücretsiz, erişilebilir ve çocuğun yaşına göre kademelendirilmiş olmalıdır. Gebelik döneminden başlayarak aile sağlığı merkezleri, belediyeler, okullar ve rehberlik birimleri ortak hareket edebilir. Çocuğun ihtiyaçları büyüdükçe değiştiği için eğitim de tek seferlik bir sertifikaya indirgenmemelidir.
İskandinav ülkelerinde yaygın olan yaklaşımın dikkat çekici tarafı budur. Aileye yalnızca sorun ortaya çıktığında müdahale edilmez; sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler aracılığıyla erken dönemde destek sunulur. Çocuk açısından tehlike doğuran durumlarda ise rehberlik, takip ve bağlayıcı önlemler devreye girer. Burada amaç cezalandırmak değil, önlemek ve korumaktır.
Aslında çocuk yetiştirmek yalnızca anne babaların görevi değildir. Öğretmen, doktor, esnaf, yönetici, siyasetçi ve medya mensubu da davranışlarıyla çocukların dünyasına dokunur. Çocuklar yalnızca kendilerine söylenenleri değil, yetişkinlerin güçsüzlere nasıl davrandığını, çıkarları söz konusu olduğunda kurallara uyup uymadığını ve hata yaptıklarında özür dileyip dilemediğini de görür.
Gelecekte nasıl bir toplum istediğimizi anlatmadan önce bugün çocuklara nasıl bir yetişkinlik örneği sunduğumuza bakmalıyız. Çünkü onlar sözlerimizi unutabilir; fakat yanlarında nasıl yaşadığımızı kolay kolay unutmazlar. Çocuklar büyürken yalnızca bizi dinlemiyor, bizi izleyerek yarının toplumunu kuruyorlar.