Bir çocuk, 29 Ekim sabahı elinde bayrağıyla okuluna gidiyor. Gömleği özenle ütülenmiş, okuyacağı şiiri defalarca tekrarlamış. Bahçede arkadaşlarına katılıyor. Marşlar söyleniyor, alkışlar yükseliyor. O an, geçmişten bugüne ulaşan büyük bir hikâyenin içinde olduğunu hissediyor. Belki Cumhuriyetin bütün anlamını henüz bilmiyor. Fakat kendisine emanet edilen bir değerin sevincini taşıyor.
Ertesi sabah aynı çocuk yeniden sınıfına girecek. Tören alanındaki heyecan, yerini derslere ve geleceğine ilişkin küçük sorulara bırakacak. Hangi mesleği seçecek? Yeteneğini keşfedebilecek mi? Ailesinin imkânları yetersiz kaldığında eğitimini sürdürebilecek mi? Cumhuriyetin hayatımızdaki karşılığını düşünmeye tam da bu sorulardan başlayabiliriz.
Cumhuriyetimizin 103. yılını kutlarken, kuruluş mücadelesinin hangi şartlarda verildiğini hatırlamak hepimizin sorumluluğudur. Savaşın yorgunluğunu taşıyan bir toplumun bağımsızlığına sahip çıkması, kendi geleceğini belirleme iradesi göstermesi büyük bir tarihsel başarıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ü, mücadele arkadaşlarını ve o günlerin fedakâr insanlarını anarken, bize bıraktıkları ülkenin geleceği için üstlendiğimiz görevleri de düşünmeliyiz. Çünkü bir mirasa sahip çıkmanın günlük hayatta karşılığı vardır.
Okuldaki çocuğa sunulan imkân, kamu kurumundaki vatandaşa gösterilen saygı, işe başvuran gencin emeğine verilen değer, bu karşılığın parçalarıdır. Cumhuriyet, insanın ülkesinde kendisini söz sahibi ve eşit haklara sahip bir yurttaş olarak hissedebilmesiyle güçlenir. Bir vatandaş, kamu kurumunun kapısından girdiğinde işini yaptırabilmek için tanıdık aramamalıdır.
Hangi mahallede oturduğu, nasıl giyindiği veya hangi düşünceye yakın olduğu göreceği muameleyi belirlememelidir. Sorusu dikkatle dinlenmeli, başvurusu anlaşılır biçimde yanıtlanmalıdır. Küçük görünen bu karşılaşmalar, insanın devlete duyduğu güveni oluşturur. Eşit yurttaşlık, çoğu zaman bir masanın iki tarafında kurulan ilişkinin içinde sınanır. Eğitimde de benzer bir sorumlulukla karşı karşıyayız.
Aynı yaşta iki çocuğun önüne açılan yollar, ailelerinin gelirine ve yaşadıkları yere göre büsbütün ayrılıyorsa üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele vardır.
Her çocuğun koşullarını bütünüyle aynı hâle getirmek kolay olmayabilir. Ancak nitelikli öğretmene, kitaba, güvenli bir okula ve kendisini geliştirecek imkânlara erişimini genişletmek mümkündür. Bir köy çocuğunun yeteneği, onu fark edecek bir imkân bulamadığı için kaybolmamalıdır. Bu nedenle bir okulun kütüphanesi, bir ilçenin kültür merkezi veya öğrencinin ulaşım imkânı sıradan ayrıntılar sayılamaz.
Bunların her biri, çocuğun dünyasının genişlemesine katkıda bulunur. Henüz evinde tek bir kitabı bulunmayan öğrencinin kütüphane rafları arasında kendisine bir gelecek arayabilmesi, kamusal hizmetin ne kadar derin bir anlam taşıdığını gösterir. O geleceğe uzanan yolda liyakat belirleyicidir.
Yıllarca ders çalışan, meslek öğrenen ve kendisini geliştiren genç, başvurduğu görev için adil biçimde değerlendirileceğine inanmak ister. Emeğinin önüne ilişkilerin geçtiğini düşündüğünde, kırılan yalnızca kişisel hevesi olmaz. Toplumun çalışma, öğrenme ve üretme isteği de zarar görür.
Yeterli insanın uygun göreve gelmesi, o hizmetten yararlanan herkesin hakkıdır. Bir göreve getirilen kişinin sorumluluğu da burada başlar. Yetki kullanmak, kararlarının sonuçlarını üstlenmeyi gerektirir. Kamu kaynağının nasıl harcandığını açıklamak, eleştiriyi dinlemek, yanlış bir uygulamayı düzeltmek kurumsal güveni besler.
Vatandaşın soru sorması doğal karşılandığında, ortak sorunların çözümüne katılabileceği alan da genişler. Elbette yurttaşlığın bize yüklediği görevler de vardır. Sıramızı beklemek, ortak alanı korumak, başkasının hakkını gözetmek ve yaptığımız işi özenle tamamlamak bunların arasındadır.
Kendi işimiz görülsün diye ayrıcalık talep ederken adaletsizlikten yakınmamız, savunduğumuz değerlerle davranışlarımız arasına mesafe koyar. Gündelik tercihlerimiz, nasıl bir toplum istediğimize ilişkin sessiz cevaplar verir. Bununla birlikte, toplumun karşılaştığı güçlüklerin çözümü yalnızca bireysel iyi niyete bırakılamaz.
Eğitimdeki eksiklikleri ailelerin fedakârlığıyla, bakım ihtiyacını yakınların sabrıyla, kamu hizmetindeki aksaklıkları çalışanların kişisel çabasıyla sürekli karşılayamayız. Kurumların yeterli imkânlarla, açık kurallarla ve sorumluluk bilinciyle çalışması gerekir.
İnsanların temel haklarına ulaşabilmesi, karşılarına anlayışlı bir görevli çıkması şansına bağlı kalmamalıdır. Cumhuriyet’i yaşamak, farklı düşüncelerle birlikte yaşamayı öğrenmeyi de içerir. Aynı ülkenin geleceği hakkında farklı önerilerimiz olabilir. Bu farklılıklar, birbirimizin yurttaşlığını sorgulamamıza gerekçe oluşturamaz. Tartışmanın amacı karşıdakini susturmaya dönüştüğünde, ortak aklın gelişeceği alan daralır.
Dinlemek, gerekçe sunmak ve gerektiğinde kendi görüşünü yeniden değerlendirmek, kamusal hayatın olgunlaşmasına katkıda bulunur. Bir toplumun geleceğe güveni bütün bu ilişkiler içinde oluşur.
Genç, çalışmasının karşılık bulacağını; anne baba, çocuğunun iyi eğitim alabileceğini; yaşlı, ihtiyaç duyduğunda destek göreceğini bilmek ister. Bu güven, insanların ülkelerine duydukları bağlılığı besler.
Kendisine adil davranıldığını hisseden insan, ortak hayatın sorumluluğunu üstlenmeye daha istekli olur. 29 Ekim’de evlerimize bayraklarımızı asacağız. Cumhuriyet’in kuruluşuna duyduğumuz minneti ve sevincimizi paylaşacağız. Sonra hayat bütün sorumluluklarıyla devam edecek. İşte o günlerde vereceğimiz kararlar, kutladığımız değerlere ne kadar sahip çıktığımızı gösterecek.
Tören bahçesindeki çocuğu yeniden düşünelim. Bugün elinde taşıdığı bayrağı, yıllar sonra kendi çocuğuna uzatacak. Ona anlatacağı ülkenin hikâyesinde adaletin, emeğin ve umudun güçlü bir yeri olmasını sağlamak bizim elimizde.
Cumhuriyet’in yeni yaşını kutlarken, o çocuğun önündeki yolu biraz daha açabilmek için ne yaptığımızı da kendimize soralım.