Bir sabah bilgisayarınızı açtığınızı ve karşınızda sizi yıllardır tanıyan bir sistem bulunduğunu düşünün. Hangi konulara önem verdiğinizi, olaylar karşısında nasıl düşündüğünüzü, karar verirken hangi ölçütleri kullandığınızı, geçmişte neleri savunduğunuzu biliyor.
Yazılarınızı okumuş, konuşmalarınızı incelemiş, tercihlerinizi öğrenmiş. Üstelik bütün bunlardan hareket ederek daha önce hiç karşılaşmadığınız bir mesele hakkında sizin nasıl düşünebileceğinizi tahmin edebiliyor.
Bilim kurgu gibi görünebilir. Ancak yapay zekânın gelişimi bizi giderek böyle bir kavramı tartışmaya yaklaştırıyor: Dijital Düşünce Klonu.
Buradaki “klon” kelimesi bizi yanıltmamalı. Söz konusu olan insanın bilincinin bilgisayara aktarılması ya da ikinci bir insan yaratılması değildir. Daha gerçekçi ifadeyle, kişinin geride bıraktığı verilerden hareketle onun düşünme biçimini modellemeye çalışan bir yapay zekâ sisteminden söz ediyoruz.
Peki bunun topluma ne faydası olabilir?
Her insan hayatı boyunca yalnızca bilgi değil, deneyim de biriktirir. Bir öğretmen otuz yıl boyunca binlerce öğrenciyle karşılaşır. Bir doktor yıllar içinde mesleğinin kitaplarda yazmayan inceliklerini öğrenir. Bir mühendis yüzlerce problem çözer. Bir usta, elindeki malzemeye dokunduğunda bazen herhangi bir ölçüm yapmadan sorunun nerede olduğunu anlayabilir. Bir akademisyen yalnızca makaleler yazmaz; araştırırken soru sormanın ve bir probleme farklı açılardan bakmanın yöntemlerini de geliştirir.
Sonra insanlar emekli olur, görevlerinden ayrılır veya hayatlarını kaybeder.
Belgeler kalabilir, kitaplar raflarda durabilir, fotoğraflar arşivlerde saklanabilir. Fakat yıllar boyunca edinilen deneyimin önemli bir bölümü insanla birlikte gider.
Dijital düşünce modellerinin toplumsal açıdan en önemli katkılarından biri burada ortaya çıkabilir: Deneyimin kaybolmasını azaltmak.
Örneğin deneyimli bir öğretmenin yalnızca anlattığı dersleri değil, öğrencinin konuyu anlamadığını fark ettiğinde nasıl farklı bir yöntem geliştirdiğini de geleceğin eğitimcilerine aktarabildiğimizi düşünelim. Ya da kırk yıl boyunca çalışan bir uzmanın karşılaştığı sorunlarda hangi ayrıntılara dikkat ettiğini sonraki kuşakların inceleyebildiğini…
Böyle bir teknoloji üniversitelerde akademik hafızayı, kamu kurumlarında kurumsal hafızayı, mesleklerde ise kuşaklar arası deneyim aktarımını güçlendirebilir.
Aile açısından bile ilginç sonuçları olabilir. Bugün büyüklerimizden geriye çoğunlukla fotoğraflar, videolar ve birkaç hatıra kalıyor. Gelecekte insanların yaşamları boyunca anlattıkları hikâyeler, düşünceleri ve olaylara bakışları çok daha kapsamlı biçimde korunabilir.
Torunlar dedelerinin yalnızca nasıl göründüğünü değil, yaşadığı dönemi nasıl değerlendirdiğini de öğrenebilir.
Ancak teknolojinin cazibesine kapılarak önemli bir gerçeği gözden kaçırmamalıyız.
İnsanın düşüncelerini modellemek, insanın kendisini oluşturmak değildir.
Bir yapay zekâ bir kişinin binlerce yazısını inceleyerek onun üslubuna çok benzeyen cümleler kurabilir. Geçmiş tercihlerinden hareketle gelecekte nasıl davranabileceğini tahmin edebilir. Fakat bütün bunlar o sistemin söz konusu insan olduğu anlamına gelmez.
Çünkü insan değişir.
Bugün savunduğumuz bir düşünceden on yıl sonra vazgeçebiliriz. Yaşadığımız olaylar bizi dönüştürebilir. Yanıldığımızı kabul edebilir, yeniden öğrenebilir ve hayata farklı bakmaya başlayabiliriz. Dijital model ise geçmişte bıraktığımız izlerden hareket eder.
Bu nedenle “Dijital Düşünce Klonu” beraberinde ciddi sorular da getiriyor.
Düşüncelerimizin dijital kaydı kimin mülkiyetinde olacak? Bir şirket insanların düşünme alışkanlıklarını saklayabilecek mi? İnsan öldükten sonra dijital modeli onun adına yeni görüşler açıklayabilecek mi? Model yanlış bir karar verdiğinde sorumluluk kime ait olacak? Bir kişinin düşünme biçimini bilen sistem, onu nasıl ikna edebileceğini de öğrenirse ne olacak?
Belki daha önemlisi şudur: İnsan kendi dijital modeline gereğinden fazla güvenmeye başlarsa zaman içerisinde düşünme sorumluluğunu ona bırakır mı?
İşte teknolojiyle insan arasındaki sınır burada çizilmelidir.
Yapay zekâ insanın düşünmesine yardımcı olabilir; fakat insanın yerine düşünmeye başladığında mesele değişir. Çünkü düşünmek yalnızca bilgi işlemek değildir.
Şüphe etmek, vicdan muhasebesi yapmak, hata yapmak, pişman olmak, yeniden değerlendirmek ve gerektiğinde yön değiştirmek de düşünmenin parçalarıdır.
Geleceğin toplumları bu nedenle yalnızca daha gelişmiş yapay zekâlara değil, daha güçlü etik ilkelere de ihtiyaç duyacaktır. İnsan kendi verisi üzerinde söz sahibi olmalı, dijital model ile gerçek kişi arasındaki ayrım açıkça korunmalı ve son karar yetkisi insanda kalmalıdır.
Belki de “Dijital Düşünce Klonu”nun insanlığa sağlayacağı en büyük katkıyı doğru tanımlamak gerekiyor.
Amaç insanı kopyalamak olmamalıdır.
Amaç, insanın yaşamı boyunca oluşturduğu bilgi, deneyim ve düşünsel mirasın kendisiyle birlikte kaybolmasını önlemek olmalıdır.
İnsanlık binlerce yıldır düşüncelerini kitaplarla geleceğe bırakıyor. Belki önümüzdeki yıllarda ilk kez yalnızca ne düşündüğümüzü değil, nasıl düşündüğümüzü de gelecek kuşaklara bırakmanın yollarını tartışacağız.
Asıl soru ise teknoloji bunu yapabilecek mi değil.
Biz buna hangi sınırlar içinde izin vereceğiz?