Sabah metroya bindiğinizde başınızı kaldırıp etrafınıza bakın. İnsanların çoğunun gözleri bir yere sabitlenmiştir. Aynı yöne bakarlar: avuçlarının içine. Bir ekranın içinde akan görüntülere. Birbirini takip eden kısa videolara. Bir saniyelik şaşkınlıklara. İki saniyelik kahkahalara. Üç saniyelik öfkelere.
İlginç olan şu: Çoğu izlediğini bile tam izlemiyor. Parmak kaydırıyor. Geçiyor. Bir sonrakine. Bir sonrakine. Bir sonrakine… O an zihnimde bir soru belirdi: Bu kadar güçlü bir teknoloji, bu kadar hazırlıksız bir zihinle buluştuğunda ne olur?
Sosyal medya artık sadece bir iletişim aracı değil. O, bir görünürlük ekonomisi. Bir dikkat piyasası. Bir algoritmik büyüteç. Ve belki de çağımızın en güçlü psikolojik silahı.
Silah diyorum, çünkü meselenin başlangıç noktası burası.
Silah ateşlenmediği sürece bir metal parçasıdır. Tehlike, namlunun yönünde başlar. Sosyal medya da böyledir. Kendi başına bir platformdur. Ama içine yüklenen içerik, yöneltilen hedef, büyütülen duygu… İşte asıl mesele budur.
Bugün gençlerin sırf görünür olmak için kendilerini ölümcül risklere attıklarını görüyoruz. Çatı kenarlarında poz verenler. Akan trafikte video çekenler. “Challenge” uğruna hayatını kaybedenler. Bunlar münferit olaylar değil; bir kültürel kırılmanın işaretleri.
Neden? Çünkü algoritmalar en çok dikkat çeken şeyi büyütür. En sakin olanı değil. En ahlaklı olanı değil. En faydalı olanı değil. En çok reaksiyon üreteni.
Bu sistem, riskli davranışı cezalandırmaz; çoğu zaman ödüllendirir. Görünürlük verir. İzlenme verir. Beğeni verir. Ve insan zihni, özellikle genç zihin, bu ödül mekanizmasına karşı zayıftır.
Burada bir durup düşünmemiz gerekir: Sorun sosyal medya mı, yoksa insan mı? Kolay cevap şudur: “Sosyal medya tek başına suçlu değildir.” Bu doğru olabilir. Ama eksiktir.
Çünkü güçlü teknoloji ile zayıf kültürel altyapı birleştiğinde risk büyür. Eğer bir sistem, dürtü kontrolü zayıf olanı daha hızlı içine çekiyorsa, o sistem nötr kabul edilebilir mi?
Biz bireyden bilinç bekliyoruz. Ama sistem bilinç üzerinden değil, dürtü üzerinden çalışıyor. Sonsuz kaydırma. Bildirim uyarıları. Değişken ödül sistemi. Her kaydırışta belirsiz bir sürpriz. Bu tasarım, kumar psikolojisine şaşırtıcı derecede benzer.
Şimdi soralım: Eğer bir genç yeterli kültürel ve ahlaki donanıma sahip değilse, bu tasarım karşısında ne kadar direnebilir? Elbette aile, eğitim, kültür önemlidir. Ama herkes aynı imkana sahip değil. Toplum homojen değil. Ekonomik eşitsizlik var. Eğitim seviyesi farklı. Değer aktarımı her evde aynı değil.
O zaman mesele bireysel olmaktan çıkar, kamusal hale gelir. Bir sistem, en savunmasız olanı en hızlı etkiliyorsa, bu sadece kişisel tercih meselesi değildir. Bu tasarım meselesidir. Bu regülasyon meselesidir. Bu toplumsal sorumluluk meselesidir.
Bugün zorbalığın kaydedilip milyonlara servis edilmesi sıradanlaştı. Eskiden okul bahçesinde kalacak bir utanç, şimdi dijital arşive dönüşüyor. Bir çocuğun aşağılanması kalıcı hale geliyor. Travma çoğalıyor. Utanç çoğaltılıyor.
Sosyal medya burada sadece araç mıdır?
Evet, araçtır. Ama aynı zamanda hızlandırıcıdır. Çarpan etkisi üretir. İnsan doğasındaki en zayıf tarafı büyütür. Ve burada bir başka gerçek daha var: Dikkat ekonomisi, ahlak ekonomisinin önüne geçti. Eskiden değer, karakterle ölçülürdü. Şimdi değer, görünürlükle ölçülüyor. Eskiden cesaret, fedakarlıktı. Şimdi cesaret, riskli içerik üretmek gibi algılanabiliyor. Bu kayma sağlıklı değil.
Peki ne yapacağız? Herkesi eğitmek mümkün değilse? Her bireyin iç mimarisini güçlendirmek kısa vadede mümkün değilse?
O zaman çözüm sistemde başlamalı.
Algoritmaların şeffaf olması gerekir. Riskli içeriğin ödüllendirilmemesi gerekir. Genç kullanıcılar için ayrı güvenli katmanlar oluşturulması gerekir. Sonsuz kaydırma gibi bağımlılık üretme potansiyeli olan tasarım unsurları yeniden düşünülmelidir.
Bu yasakçılık değildir. Bu koruyuculuktur. Tütün ürünleri örneğini düşünelim. Kimse “sigara içen suçludur” demiyor. Ürünün bağımlılık üretme kapasitesi kabul ediliyor ve ona göre düzenleme yapılıyor. Sosyal medya için de aynı akıl yürütme yapılabilir.
Bu teknoloji şeytani değildir. Ama masum da değildir. Güçlüdür. Ve güç, denetim gerektirir. Asıl soru şudur: Güçlü teknoloji, zayıf toplumu korumak zorunda mıdır? Benim kanaatim evet.
Çünkü medeniyet dediğimiz şey, en güçlü olanın değil, en zayıf olanın korunması üzerine inşa edilir. Eğer bir platform, bilinçli azınlık için faydalı, bilinçsiz çoğunluk için tehlikeli hale gelmişse, o platform kamusal tartışmayı hak eder. Bu yasak tartışması değildir. Bu sorumluluk tartışmasıdır.
Sosyal medya bir silahtır demiştim. Ama belki daha doğru ifade şudur:
Sosyal medya bir büyüteçtir. İçeride ne varsa onu büyütür. Öfke varsa öfkeyi. Bilgelik varsa bilgeliği. Fakat mevcut sistem, öfkeyi daha hızlı yayar. Çünkü öfke reaksiyon üretir. Reaksiyon dikkat üretir. Dikkat para üretir. İşte düğüm noktası burada.
Teknoloji hızlandı. Ama insanın ahlaki gelişimi aynı hızda ilerlemedi.
Bu nedenle risk büyüdü.
Son sözüm şu olur: Sosyal medya tek başına düşman değildir. Ama kontrolsüz güç, her çağda tehlikelidir. Mesele platformu yok etmek değil; gücün yönünü yeniden tanımlamaktır. Çünkü dijital namlunun nereye baktığı, yarının toplumunu belirleyecek.
Ve o yönü sadece algoritmaya bırakamayız.