Gece yarısını geçmişti. Ekrandaki harita birkaç dakika önce tamamen yeşildi. Şimdi küçük bir nokta kırmızı yanıyordu.
Orman mühendisi görüntüyü büyüttü. Uydu verilerini açtı. Rüzgârın yönünü kontrol etti. Toprak nemine baktı. Son yetmiş iki saatin sıcaklık değerlerini karşılaştırdı.
Henüz kimse yangın ihbarında bulunmamıştı. Herhangi bir köyden duman görüldüğüne dair telefon gelmemişti. Gökyüzünde helikopter yoktu. İtfaiye araçları yola çıkmamıştı.
Televizyon kanalları olay yerine canlı yayın araçlarını göndermemişti. Ama ekrandaki kırmızı nokta büyüyordu. Mühendis telefonu kaldırdı.
“Koordinatları gönderiyorum. Ekibi hemen çıkarın.”
Yüzlerce kilometre uzakta başka bir orman mühendisi, elindeki toprağı parmaklarının arasında eziyordu. Günlerdir aynı yamaçta çalışıyordu.
Ağaçlar sağlıklı görünüyordu. Gövdeleri güçlüydü. Yapraklarda belirgin bir hastalık yoktu. Fakat toprağın verdiği başka bir mesaj vardı. Su hızla kayboluyordu.
Bitki örtüsü değişiyor, küçük su kaynakları zayıflıyor, toprağın organik yapısı bozuluyordu. Mühendis ayağa kalktı. Karşısındaki dağa baktı. Belki bugün hiçbir şey olmayacaktı. Belki yarın da. Ancak birkaç yıl sonra bu vadinin karşılaşacağı tehlikeyi şimdiden görebiliyordu.
Aynı saatlerde büyük bir şehrin kenarında üçüncü bir orman mühendisi yürüyordu. Çevresinde gökdelenler yükseliyordu. Yollar araçlarla doluydu. Milyonlarca insan aynı havayı soluyordu. Mühendis elindeki bilgisayardan sıcaklık haritasını açtı. Şehrin bazı bölgeleri diğerlerinden birkaç derece daha sıcaktı.
Sorunun çözümü yeni bir klima sistemi değildi. Yeni bir yol da değildi. Şehrin nefes alabileceği yeşil koridorlara, doğru ağaç türlerine, birbirine bağlanan kent ormanlarına ve uzun vadeli bir yeşil altyapı planına ihtiyaç vardı.
Dördüncü mühendis ise küçük bir köy kahvesinde oturuyordu. Karşısında yıllardır ormanın kenarında yaşayan insanlar vardı. Masadaki konuşmanın konusu ağaç değildi. Geçimdi…
Gençler köyden ayrılıyordu. Hayvancılık geriliyordu. Üretim azalıyordu. Ormanla köylü arasındaki ekonomik bağ giderek zayıflıyordu.
Mühendis biliyordu ki insanlar yaşadıkları coğrafyada gelecek göremezlerse yalnızca köyler boşalmayacaktı. Orman da yalnız kalacaktı. Dört insan. Dört ayrı coğrafya. Dört farklı sorun.
Ama diplomalarında aynı meslek yazıyordu: Orman mühendisi.
İşte belki de ormanları konuşurken yıllardır gözden kaçırdığımız gerçek tam olarak burada başlıyor. Biz orman mühendisliğini çoğu zaman tek bir meslek gibi görüyoruz. Oysa orman, tek bir bilim alanına sığmayacak kadar karmaşık bir sistemdir.
Bir ormanın içinde ağaç vardır. Ama yalnızca ağaç yoktur. Toprak vardır. Su vardır. İklim vardır. Ekonomi vardır. Teknoloji vardır. Yaban hayatı vardır. Kırsal kalkınma vardır. Hukuk vardır. Planlama vardır. İnsan vardır.
Dolayısıyla ormanı yönetecek insanın bilgi dünyası da tek boyutlu olamaz. Bir orman mühendisi yangın davranışları ve afet yönetimi konusunda uzmanlaşabilir.
Bir başkası uydu görüntüleri, coğrafi bilgi sistemleri, dronlar ve yapay zekâ teknolojileri üzerinde çalışabilir.
Bir diğeri toprak koruma, erozyon ve havza yönetiminde derinleşebilir.
Başka biri orman ekonomisi, karbon yönetimi veya kırsal kalkınma konusunda yıllarını verebilir.
Kent ormancılığı çalışan mühendis vardır. Yaban hayatını araştıran vardır. İklim değişikliğinin orman ekosistemleri üzerindeki etkilerini inceleyen vardır. Orman politikaları ve hukuk alanında uzmanlaşan vardır.
Hepsi aynı mesleğin mensubudur. Fakat hepsi aynı işi yapabilecek insanlar değildir. Daha önemlisi, aynı işi yapmaları da gerekmemektedir.
Modern devlet yönetiminin başarısı, kaç üniversite mezununa sahip olduğuyla ölçülemez. Asıl başarı, yetişmiş insanın bilgisini doğru problemle buluşturabilmektir. Çünkü bilgi kullanılmadığında yalnızca rafta duran bir kitap değildir.
Kaybedilmiş bir imkândır.
Bir ülke yangın riski yüksek bölgelerinde yangın ekolojisi konusunda yetişmiş uzmanlarını kullanmıyorsa, yalnızca insan kaynağını yanlış değerlendirmiyor demektir. Aynı zamanda gelecekte karşılaşacağı felaketlerin maliyetini de büyütüyordur.
Heyelan ve erozyon tehdidi bulunan bölgelerde havza yönetimi uzmanlarından yeterince yararlanılmıyorsa mesele yalnızca mesleki görevlendirme değildir.
Toprağın, suyun ve yerleşim alanlarının geleceği söz konusudur.
Milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerde kent ormancılığı uzmanları planlama süreçlerinin merkezinde değilse şehirler betonlaşırken çözüm üretme kapasitesi de zayıflar.
Kırsal bölgelerde orman ekonomisini ve köylerin sosyal yapısını bilen mühendisler karar mekanizmalarına katılmıyorsa, orman politikası insan unsurunu kaybetmeye başlar.
Bu nedenle artık farklı bir soruyu sormamız gerekiyor.
Kaç orman mühendisimiz var?
Değil.
Hangi konuda yetişmiş kaç orman mühendisimiz var? Nerede çalışıyorlar? Hangi sorunları çözebilecek bilgiye sahipler? Bu bilgi ülkenin ihtiyaçlarıyla buluşuyor mu? Belki de Türkiye’nin ihtiyacı büyük bir “Orman Mühendisliği Yetkinlik Haritası”dır.
Binlerce uzmanın eğitimleri, akademik çalışmaları, saha deneyimleri, teknolojik becerileri ve uzmanlık alanları görülebilir hâle getirilebilir. Bunun karşısına ülkenin “Orman Sorunları Haritası” konulabilir.
Bir tarafta insan kaynağı. Diğer tarafta çözülmesi gereken problemler. Sonra ikisi buluşturulabilir.
Yangın riski yüksek bölgelerde yangın yönetimi ve uzaktan algılama uzmanları birlikte çalışabilir. Su kaynaklarının baskı altında olduğu havzalarda hidroloji, toprak ve ekosistem yönetimi konusunda yetişmiş ekipler oluşturulabilir.
Büyükşehirlerde kent ormancılığı uzmanları şehir planlama süreçlerinin kalıcı aktörleri hâline getirilebilir. Kırsal nüfusun azaldığı bölgelerde orman ekonomisi ve kırsal kalkınma alanında çalışan mühendisler yeni üretim modelleri geliştirebilir. Korunan alanlarda biyolojik çeşitlilik ve yaban hayatı uzmanları uzun vadeli politikaların merkezine yerleştirilebilir.
Böyle bir sistem yalnızca ormanları daha iyi yönetmez.
Üniversiteleri de değiştirir. Öğrenciler yalnızca diploma almak için değil, belirli bir alanda uzmanlaşmak için eğitim görmeye başlar. Akademik araştırmalar ülkenin gerçek problemleriyle daha güçlü bağ kurar. Kamu kurumları insan kaynağını unvana göre değil, yetkinliğe göre değerlendirmeye başlar.
Meslek mensupları kendilerini geliştirdikçe bunun karşılığını görevlerinde ve sorumluluklarında görebilir. Ve belki de en önemlisi, devlet elindeki bilgi kapasitesini keşfetmeye başlar. Çünkü bazen bir ülkenin en büyük problemi yetişmiş insan eksikliği değildir.
Yetiştirdiği insanı tanımamasıdır. Film yeniden başladığı yere dönüyor. Gece yarısı. Ekrandaki kırmızı nokta hâlâ büyüyor. Araçlar yola çıkıyor. Ekipler koordinatlara ulaşıyor. Henüz alevler büyümemiş. Henüz binlerce hektar orman yanmamış. Henüz televizyonlar canlı yayına başlamamış. Yangın kısa sürede kontrol altına alınıyor. Ertesi gün gazetelerde büyük manşetler yok. Kahramanlık hikâyeleri anlatılmıyor. Binlerce fidan dikileceğine dair açıklamalar yapılmıyor.
Çünkü ortada büyük bir felaket yok.
Sadece doğru eğitim almış bir insanın, doğru teknolojiyle, doğru yerde ve doğru zamanda buluşması var. Belki de gerçek başarı tam olarak budur. Felaket meydana geldikten sonra gösterilen büyük mücadele değil. Felaketin büyümesine izin vermeyen sessiz hazırlık.
Ormanlarımızı korumak istiyorsak yalnızca daha fazla araç, daha fazla teknoloji veya daha fazla fidan üzerine düşünmemeliyiz.
Elimizdeki yetişmiş insan gücünü de yeniden keşfetmeliyiz. Çünkü her orman aynı değildir. Her bölgenin sorunu aynı değildir. Her orman mühendisi de aynı değildir. Aynı diplomayı taşıyan insanların farklı bilgi birikimlerini ülkenin farklı ihtiyaçlarıyla buluşturabildiğimiz gün, orman yönetiminde yeni bir dönem başlayabilir.
O gün geldiğinde belki ormanlarımız yine yangınlarla karşılaşacak. Kuraklık olacak. İklim değişecek. Yeni tehditler ortaya çıkacak.
Ama karşımızda yalnızca felaketlere müdahale eden bir sistem bulunmayacak. Tehlikeyi önceden gören, bilgiyi kullanan, uzmanlığı değerlendiren ve geleceği yöneten bir akıl olacak.
Ve bir ülkenin ormanlarını koruyan şey, bazen gökyüzündeki yangın söndürme uçaklarından önce, doğru yerde çalışan doğru insanlardır.