Bir sabah erkenden mahalle marketine giren yaşlı bir adam düşünün. Elindeki küçük kağıtta yalnızca birkaç şey yazıyor: Domates, peynir. Ekmek, biraz meyve.
Ne fazlası var listede ne de lüks sayılabilecek bir ürün.
Ancak market raflarının arasında ilerledikçe adamın yüzündeki ifade değişmeye başlıyor. Önce sessizce fiyat etiketlerine bakıyor, sonra elindeki listeyi katlıyor. Bir süre hiçbir şey almadan rafların önünde duruyor. En sonunda sadece ekmek alıp çıkıyor.
***
Kasadaki genç çocuk arkasından bakıyor. Adamın cebindeki para eksik değil aslında. Eksik olan şey başka: Güven duygusu.
Çünkü insan bazen yalnızca aç kalmaktan korkmaz, yarın ne olacağını bilememekten korkar.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde büyüyen asıl kriz belki de budur: Belirsizlik.
Ve bu belirsizlik yalnızca savaşlardan ya da ekonomik rakamlardan doğmuyor. İnsanların günlük hayatında hissettiği görünmez baskılardan büyüyor.
Market raflarından… Sebze fiyatlarından… Etiketlerin her hafta değişmesinden… Bir maaşın ay sonuna yetip yetmeyeceği korkusundan…
Modern dünya uzun yıllar boyunca insanlığa büyük bir hikaye anlattı: “Serbest piyasa her şeyi dengeler.”
Teoride kulağa güçlü gelen bu düşünce, gerçekten de bazı dönemlerde büyük ekonomik büyümeler sağladı. Sanayi gelişti, teknoloji ilerledi, küresel ticaret büyüdü.
Ancak zaman içinde başka bir gerçek de ortaya çıktı: Piyasalar bazen toplumun ruhunu hesaplayamıyordu.
Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan oluşmaz, ekonomi aynı zamanda insan psikolojisidir.
***
Bir anne çocuğuna meyve alamıyorsa… Bir emekli et reyonunun önünden sessizce geçiyorsa… Bir genç gelecekte ev kuramayacağını düşünüyorsa… orada mesele yalnızca ekonomi değildir artık.
Toplumsal güven duygusu çatlamaya başlamıştır. İşte bu noktada dünya yavaş yavaş yeni bir döneme giriyor.
Eskiden devletlerin gücü: ordu, silah, sanayi, enerji üzerinden ölçülürdü. Bugün ise bunlara yeni bir başlık daha eklendi: Gıda güvenliği.
Çünkü insanlar artık şunu görüyor:
Bir ülke teknoloji devi olabilir…
Gökyüzüne uydu gönderebilir…
Dünyanın en büyük ordularından birine sahip olabilir…
Ama halk temel gıdaya erişemiyorsa, toplumun içinde görünmez bir huzursuzluk büyümeye başlıyor. Belki de bu yüzden son yıllarda dünyanın gözü giderek daha fazla Çin’e çevriliyor.
Çin yalnızca fabrika kurmuyor, yalnızca teknoloji geliştirmiyor, yalnızca yapay zeka yatırımı yapmıyor.
Aynı zamanda devletin stratejik alanlarda kontrol gücünü kaybetmemesi gerektiğini savunan çok farklı bir model ortaya koyuyor.
Özellikle: enerji, lojistik, veri, altyapı, tarım, gıda gibi alanlarda Çin’in yaklaşımı oldukça net:
“Toplumsal düzeni etkileyecek sektörlerde son söz devlette kalmalıdır.”
Bu yaklaşım Batı dünyasında uzun yıllar eleştirildi.
Ancak pandemiyle birlikte dünya başka bir gerçekle yüzleşti. En gelişmiş ülkelerde bile market rafları boşaldı. Maske bulunamadı. Tedarik zincirleri çöktü. Enerji krizleri yaşandı.
Ve insanlar ilk kez şu soruyu yüksek sesle sormaya başladı: “Devlet gerçekten gerektiğinde bizi koruyabiliyor mu?”
Aslında mesele burada düğümleniyor.
Devlet nedir?
Yalnızca vergi toplayan bir yapı mı?
Yoksa toplumun temel güvenliğini koruyan bir organizasyon mu?
Bu soru artık yalnızca siyasi değil. Doğrudan insani bir soru haline geldi.
***
Türkiye açısından bakıldığında ise mesele daha da hassas.
Türkiye tarih boyunca tarım potansiyeli yüksek bir ülke oldu. Dört mevsimi aynı anda yaşayabilen nadir coğrafyalardan biri. Toprak zenginliği var. Ürün çeşitliliği var, üretim kültürü var.
Ama buna rağmen insanlar bugün markette temel ürünlere ulaşırken zorlanıyorsa burada yalnızca ekonomik değil, yapısal bir sorun olduğu hissi büyüyor.
Toplumun önemli bir kısmı artık şunu düşünüyor:
“Bu kadar üretim potansiyeli olan bir ülkede neden sofralar küçülüyor?”
Ve bu soru küçümsenecek bir soru değil. Çünkü tarih boyunca toplumları yalnızca savaşlar değil, geçim baskısı da yordu.
Bir devletin en büyük gücü yalnızca tankı ya da ekonomisi değildir. Toplumun devlete duyduğu güven duygusudur.
İnsanlar: “Devlet gerekirse beni korur” diyebiliyorsa toplumsal dayanıklılık oluşur.
Ama tam tersine: “Piyasa tamamen kontrolden çıktı”
algısı oluşursa toplumun sinir sistemi gerilmeye başlar. Özellikle son yıllarda birçok insanın zihninde büyüyen kaygı tam olarak budur.
Çünkü modern dünyada bazı sektörler öylesine büyüdü ki artık sıradan şirket olmaktan çıktılar. Devasa dağıtım ağları… Market zincirleri… Lojistik yapılar… Tedarik merkezleri…
Bazı durumlarda bu yapılar devletlerden bile güçlü görünmeye başladı. İşte bu noktada “serbest piyasa” tartışması yeniden gündeme geliyor.
Gerçekten serbest bir piyasa var mı?
Eğer birkaç büyük yapı: üretimi, dağıtımı, fiyatları, tedarik zincirini aynı anda etkileyebiliyorsa, burada teorik kitaplarda anlatılan rekabet düzeni ne kadar gerçekçi kalabilir?
İnsanlar artık bu soruları daha yüksek sesle soruyor. Çünkü vatandaş için teorinin adı önemli değil, önemli olan şey hayatın gerçeği.
Mutfakta yangın varsa insanlar ekonomik terminoloji dinlemiyor. Ve belki de bu yüzden dünyanın birçok ülkesinde devlet yeniden güç kazanıyor.
Bugün: Hindistan ihracat kısıtlamaları yapabiliyor. Fransa çiftçisini korumak için büyük destekler verebiliyor. ABD kriz dönemlerinde piyasaya trilyonlarca dolar müdahale edebiliyor. Çünkü mesele artık yalnızca ekonomi değil. Toplumsal istikrar meselesi.
Türkiye’nin de burada kendi modelini geliştirmesi gerekiyor.
Bu model ne tamamen kontrolsüz piyasa olabilir… Ne de üretim dinamizmini öldürecek kör bir bürokrasi…
Ama stratejik sektörlerde devletin: yön veren, denetleyen, gerektiğinde müdahale eden, toplumsal dengeyi koruyan bir güç olması gerektiği düşüncesi giderek daha fazla tartışılıyor.
Özellikle gıda gibi alanlarda devletin tamamen pasif kalması toplumda ciddi kırılmalar yaratabilir. Çünkü gıda yalnızca ticaret değildir. Doğrudan hayatın kendisidir. Ve açlık hissi yalnızca mideyi değil, toplumsal ruhu da etkiler.
Belki de bu yüzden geleceğin dünyasında devletler artık yalnızca ekonomik büyüme rakamlarıyla değil; halkının kriz zamanlarında ne kadar dayanıklı kaldığıyla değerlendirilecek.
Çünkü gerçek güç bazen gökdelenlerde değil, sofradaki huzurda saklıdır. Ve bir ülkenin geleceği belki de en çok şu soruda gizlidir:
“İnsanlar yarın sabah uyandığında kendilerini güvende hissediyor mu?”