1948 yılında Amerika’da bir sınıf… Sınıfın içinde öğrenciler var, öğretim üyeleri var, bilgi var; ama eşitlik yok.
George McLaurin, Oklahoma Üniversitesi’ne kabul edilen ilk siyahi öğrenci olarak sınıfa giriyor. Ancak diğer öğrencilerle aynı sıraya oturamıyor. Ayrı bir köşeye yerleştiriliyor. Kütüphanede farklı bir masa, yemekhanelerde farklı alanlar… Yani eğitim var; fakat insanın onurunu taşıyan eşitlik yok.
McLaurin yılmıyor. Derslerine giriyor, notlarını alıyor, çalışıyor, mücadele ediyor. Zamanla akademik başarı elde ediyor ve sistemin ona biçtiği sınırların ötesine geçiyor. O artık sadece bir öğrenci değil; eğitimin dönüştürücü gücünün canlı kanıtı haline geliyor.
Bu hikâye, sadece Amerika’daki ırk ayrımının bir sahnesi değildir. Bu hikâye, eğitimin toplumsal çatışmaların merkezinde nasıl bir alan olduğunu gösteren evrensel bir örnektir.
Ve bu hikaye bize şunu sorar: Eğitim gerçekten herkese eşit midir? Yoksa toplumdaki kırılmalar önce sınıfların içine mi sızar? Türkiye’nin kendi hafızası: başörtüsü meselesi. Türkiye’de de eğitimin kimlik ve kamusal alanla kesiştiği bir dönem yaşandı.
Başörtüsü tartışmaları, sadece bir kıyafet meselesi olarak kalmadı; eğitim hakkı, kamusal görünürlük ve toplumsal aidiyet meselesine dönüştü.
1990’lı yıllarda ve özellikle 28 Şubat sürecinde birçok genç kadın: üniversite kapılarında bekledi, derslere alınmadı, kayıtlı olduğu halde sınıfa giremedi, meslek hayallerini ertelemek zorunda kaldı. Bu süreç yalnızca eğitimle sınırlı değildi. Toplumun bir kesimi için: kamusal alanda görünmezleşme, mesleki yolların kapanması, aidiyet duygusunun zedelenmesi gibi sonuçlar doğurdu.
Birçok kişi eğitimini yarıda bıraktı. Birçok kişi yurtdışına gitmek zorunda kaldı. Birçok kişi kendisini “bu ülkenin parçası ama kamusal alanın dışında” hissetti. Bu yaşananlar, bugün farklı görüşlerden insanlar tarafından farklı şekillerde yorumlanabilir. Ancak tartışılmaz olan bir gerçek var: Eğitim, toplumsal gerilimlerin en görünür olduğu alanlardan biri oldu. Ayrımın biçimi değişir, özü değişmez. Bugün Türkiye’de başörtüsü yasağı büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda.
Üniversitelerde, kamu kurumlarında, sosyal hayatta bu konuda önemli bir dönüşüm yaşandı. Ancak şu soru hala geçerliliğini koruyor: Ayrımcılık gerçekten bitti mi? Belki biçimi değişti.
Bugün: ekonomik imkânlar, okul kalitesi farkı, bölgesel eşitsizlikler, dijital erişim, sosyal sermaye eğitimde yeni ayrım çizgileri oluşturuyor. Bir öğrencinin: hangi şehirde doğduğu, hangi okulda okuduğu, ailesinin gelir düzeyi, hangi çevreye ait olduğu onun eğitim yolculuğunu hala belirliyor.
Yani mesele artık yalnızca kimlik değil; fırsat meselesi. Dünya aynı soruyla boğuşuyor. Bu sadece Türkiye’nin meselesi değil. Amerika’da ırk, Fransa’da laiklik ve başörtüsü, Hindistan’da dini semboller, Çin’de kültürel kimlikler…
Her ülkede eğitim sistemi, toplumun temel gerilimlerinin aynası haline geliyor.
Çünkü eğitim: Devletin düzen anlayışını, toplumun değerlerini, bireyin özgürlüğünü aynı anda taşımak zorunda olan tek kurumdur. Bu üç unsur çatıştığında, sınıflar sadece bilgi verilen yerler olmaktan çıkar; ideolojik, kültürel ve kimliksel mücadele alanına dönüşür.
Eğitim neden bu kadar kritik? Çünkü eğitim sadece bilgi üretmez.
Eğitim: kimlik oluşturur, aidiyet inşa eder, toplumsal hareketlilik sağlar, adalet duygusunu güçlendirir ya da zedeler. Bir toplumda eğitim eşit değilse, başarı bireysel değil, yapısal olur, fırsatlar doğuştan belirlenir, sosyal barış zayıflar.
George McLaurin’in hikayesi bu yüzden önemlidir.
Başörtüsü sürecinde yaşananlar bu yüzden önemlidir. Çünkü her iki örnekte de mesele yalnızca bir kişi ya da bir grup değildir. Mesele şudur: Toplum eğitimle kimi içeri alır, kimi dışarıda bırakır?
ONARMAK MI, AYRIŞTIRMAK MI?
Tarih bize şunu gösteriyor: Eğitim bazen ayrıştırma aracı olarak kullanıldı. Ama aynı eğitim, toplumları yeniden bir araya getiren en güçlü mekanizma da oldu.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey geçmişi suçlamak değil, geçmişten öğrenmek. Eğitim sisteminin görevi kimlikleri yarıştırmak değil, potansiyeli ortaya çıkarmak, farklılıkları bastırmak değil, birlikte yaşamayı öğretmek. Bir sınıfta herkes aynı düşünmek zorunda değildir. Ama herkes aynı değerde hissedebilmelidir.
YENİ EŞİTLİK ARAYIŞI
Bugünün dünyasında gerçek eğitim eşitliği şu sorulara bağlı: Her çocuk kaliteli okula erişebiliyor mu? Dijital imkanlar herkese açık mı? Sosyal çevre başarıyı belirliyor mu? Üniversiteye giriş, gerçekten fırsat eşitliği sağlıyor mu?
Bu sorular cevaplanmadan eşitlik söylemi sadece bir ideal olarak kalır.
Sonuç olarak; George McLaurin sınıfa girdiğinde yalnızdı. Başörtülü öğrenciler kapılarda beklediğinde yalnızdı. Ama aslında hiçbirisi yalnız değildi. Onlar, eğitimin gerçek anlamını hatırlatan insanların temsilcileriydi.
Eğitim bir grubun zaferi değil, toplumun ortak vicdanıdır. Eğitim ayrışmanın değil, onarımın alanı olmalıdır. Ve bir toplumun büyüklüğü, en güçlülerinin değil; en kırılganlarının eğitim hakkını ne kadar koruduğuyla ölçülür. Çünkü dünyayı değiştiren en güçlü araç hala aynıdır: Eğitim.