Türkiye, dünya turizminde kendisini tanıtmak için yıllardır ciddi bir çaba gösteriyor. Tanıtım filmleri hazırlanıyor, uluslararası fuarlara katılıyor; tarihimiz, doğamız, sahillerimiz ve mutfağımız dünyanın dört bir yanında anlatılıyor. Ancak milyonlar harcanarak yapılan bütün bu çalışmaların sonunda turist ülkeye geldiğinde asıl reklam başlıyor.
Çünkü bir ülkenin en büyük reklamı insanıdır.
Turist Türkiye’yi yalnızca deniziyle, oteliyle veya tarihi eserleriyle tanımıyor. Taksicinin davranışı, garsonun ilgisi, esnafın yaklaşımı, otel çalışanının nezaketi ve işletmecinin anlayışı da o ülke hakkındaki düşüncesini belirliyor.
Türkiye’nin sorunu turizm ürününün yetersizliği değil. Elimizde dünyanın pek az ülkesinin sahip olduğu tarih, kültür, doğa ve gastronomi zenginliği bulunuyor. Buna rağmen hizmet kalitesinde aynı başarıyı her zaman gösteremiyoruz.
Bunun nedenlerinden biri insanı yalnızca maliyet olarak gören işletmecilik anlayışıdır.
Kârı artırmak amacıyla çalışan sayısı azaltılıyor, ücretler düşük tutuluyor, yetişmiş personelin yerine daha ucuz iş gücü tercih ediliyor. Sonuçta maliyet azalırken hizmet kalitesi de düşüyor.
Oysa turizmde insan maliyet değildir.
İnsan, ürünün bir parçasıdır.
Çalışanına değer vermeyen bir işletmenin müşterisine sürekli olarak değerli olduğunu hissettirmesi kolay değildir. Aidiyet duygusu taşımayan, emeğinin karşılığını alamadığını düşünen ve yeterli eğitim görmeyen personelden dünya standartlarında hizmet beklemek gerçekçi olmaz.
Bir başka sorun ise fiyat ile değer arasındaki dengenin bozulmasıdır.
Bir top dondurmanın, bir lahmacunun, bir şezlongun veya basit bir hizmetin olağanüstü fiyatlarla sunulması yalnızca pahalılık meselesi değildir. Dünyada Türkiye’den çok daha pahalı turizm merkezleri bulunuyor ve insanlar oralara gitmeye devam ediyor.
Çünkü turist için asıl mesele ne kadar ödediğinden çok, ödediğinin karşılığında ne aldığıdır.
Müşteri yüksek fiyat ödeyebilir; ancak karşılığında kalite, güven ve saygı bekler. Kendisini misafir değil, mümkün olduğunca fazla para alınması gereken bir fırsat olarak hissettiği anda o destinasyonla ilişkisi değişir.
Üstelik günümüzde kötü deneyimin etkisi çok daha büyük. Turist yaşadıklarını artık birkaç arkadaşına anlatmıyor; sosyal medyada veya seyahat platformlarında binlerce kişiye aktarabiliyor. Bir işletmenin kısa vadede elde ettiği küçük kazanç, ülkenin yıllarca oluşturmaya çalıştığı turizm imajına zarar verebiliyor.
Burada yerli turist de unutulmamalıdır.
Kendi vatandaşını ikinci planda gören bir turizm anlayışı sürdürülebilir değildir. Bugün Türk vatandaşları Yunanistan, Mısır, İspanya hatta Tayland gibi ülkelerde tatil yapmayı ciddi biçimde değerlendiriyorsa yalnızca fiyatları tartışmak yeterli olmaz.
Asıl soru şudur:
İnsanlar neden kendi ülkelerinde tatil yapmak yerine başka ülkelerde daha iyi bir deneyim yaşayacaklarını düşünüyor?
Turizm sektöründe yaşanan sıkıntıları yalnızca ekonomik koşullara, döviz hareketlerine veya dış gelişmelere bağlamak kolaydır. Fakat sektörün zaman zaman aynaya bakması da gerekir.
Her işletmecinin kendisine sorması gereken basit bir soru vardır:
Ben turist olsaydım kendi işletmeme yeniden gelir miydim?
Belki bugün yaşanan sıkıntılar Türk turizmi için kötü bir dönemden çok önemli bir ders fırsatıdır. Çünkü turizm kısa vadede müşteriden mümkün olan en yüksek parayı almak değil, o müşterinin yeniden gelmesini sağlayabilmektir.
Devlet ülkeyi tanıtabilir, altyapıyı geliştirebilir ve milyonlarca insanı Türkiye’ye davet edebilir.
Ancak turist kapıdan içeri girdikten sonra ülkenin itibarı insana teslim edilir.
Deniz başka ülkelerde de var. Güneş başka ülkelerde de doğuyor. Tarih ve güzel yemekler dünyanın birçok yerinde bulunuyor. Fakat insan, kendisini değerli hissettiği yeri unutmaz. Bu nedenle Türk turizminin kendisine sorması gereken soru belki de turistin neden gelmediği değildir.
Geleni neden yeniden gelmek isteyecek şekilde uğurlayamıyoruz?