Bir deprem, sel, orman yangını veya maden kazası meydana geldiğinde aynı soruyUu soruyoruz: “Bu felaket önlenebilir miydi?”
Doğa olayının kendisini engellemek çoğu zaman mümkün değildir; ancak onun büyük bir yıkıma dönüşmesini önlemek insanın elindedir. Bu nedenle asıl sorulması gereken soru, felaketin ardından ne yaptığımız değil, felaket gelmeden önce hangi tedbirleri aldığımızdır.
Dünyada bu anlayışı devlet politikasına dönüştüren ülkeler bulunuyor. Japonya, depreme dayanıklı yapıları, erken uyarı sistemleri, tahliye alanları ve düzenli tatbikatlarıyla öne çıkıyor. Hollanda, deniz ve nehir taşkınlarına karşı yalnızca setler inşa etmekle yetinmiyor; gerektiğinde suyun güvenli bölgelere yayılmasını sağlayacak alanlar oluşturuyor. Şili, büyük depremlerden çıkardığı dersleri yapı yönetmeliklerine ve denetim sistemine aktarıyor. Yeni Zelanda ise, yaşadığı depremlerden sonra bağımsız incelemeler yaptırarak eksiklerini açıkça ortaya koyuyor.
***
Bu ülkelerin hiçbiri felaketlere karşı bütünüyle güvende değildir. Japonya’nın 2011 yılında yaşadığı deprem, tsunami ve nükleer kaza, gelişmiş hazırlık sistemlerinin bile aşılabileceğini gösterdi. Ancak belirleyici fark, felaketin ardından gösterilen yaklaşımda ortaya çıktı. Yapılan hatalar gizlenmedi, yetersiz kalan tahminler yeniden değerlendirildi, tahliye planları geliştirildi ve daha ağır ihtimaller üzerinde çalışıldı.
Başarılı ülkeler, yaşadıkları acıyı yalnızca anma törenleriyle hatırlamıyor; onu yeni bir kurala, şehir planına ve eğitim programına dönüştürüyor.
Türkiye’nin bu konudaki durumu ise dikkatle ve hakkaniyetle değerlendirilmelidir. Ülkemizin kurumsal hafızasının bulunmadığını söylemek doğru değildir. Türkiye çok sayıda yıkıcı deprem, sel, yangın ve endüstriyel kaza yaşamıştır. Bu olaylara ilişkin bilimsel araştırmalar yapılmış, komisyonlar kurulmuş, raporlar hazırlanmış ve mevzuat değişikliklerine gidilmiştir. Deprem tehlike haritaları, yapı yönetmelikleri, ulusal müdahale planları ve il risk azaltma çalışmaları önemli bir bilgi birikimi oluşturmuştur.
Sorun, bilginin yokluğundan çok, onun kesintisiz biçimde uygulanamamasıdır. Kurumsal hafıza yalnızca arşivlerde saklanan belgelerden meydana gelmez. Bir kurumun geçmişte yaşananlardan ders çıkarması, bu dersleri bağlayıcı kararlara dönüştürmesi, uygulamaları düzenli olarak izlemesi ve yöneticiler değişse bile aynı sorumluluğu sürdürmesi gerekir. Eğer hazırlanmış bir raporun önerileri takip edilmiyor, belirlenen riskler azaltılmıyor ve ihmallerin hesabı sorulmuyorsa orada hafıza vardır; fakat işleyen bir öğrenme düzeni yoktur.
***
Türkiye’de hemen her büyük depremin ardından benzer başlıkların yeniden tartışılması bu zayıflığı gösteriyor. Riskli yapı stoku, plansız kentleşme, denetim eksikliği, toplanma alanları, iletişim sorunları ve kurumlar arasındaki yetki karmaşası yıllardır bilinen meselelerdir. Her felaketten sonra bunların çözülmesi gerektiği ifade edilir. Aradan zaman geçtikçe toplumsal ilgi azalır, gündem değişir ve alınması gereken önlemler başka önceliklerin gerisinde kalır.
Üstelik bir taraftan yapı güvenliğini artırmaya yönelik yönetmelikler hazırlanırken diğer taraftan mevzuata aykırı yapılaşmayı kayıt altına alan düzenlemelerin çıkarılması ciddi bir çelişki yaratır. Kural koymak kadar o kuraldan taviz vermemek de önemlidir. Çünkü güvenlik ilkeleri kısa vadeli siyasi, ekonomik veya yerel beklentilere göre esnetildiğinde geçmişte yaşanan felaketlerden çıkarılan derslerin etkisi ortadan kalkar.
Türkiye’nin toplumsal dayanışma gücü ise tartışılmaz. Felaketlerin ardından vatandaşlar, gönüllüler, sağlık çalışanları, arama-kurtarma ekipleri, belediyeler ve sivil toplum kuruluşları büyük bir özveriyle harekete geçiyor. Yardım kampanyaları düzenleniyor, ihtiyaç malzemeleri toplanıyor ve yaralar birlikte sarılmaya çalışılıyor. Bu dayanışma son derece değerlidir; fakat toplumsal fedakârlık, kurumsal hazırlığın yerine geçemez. En başarılı kurtarma faaliyeti bile zamanında güçlendirilmemiş bir binanın altında kaybedilen hayatı geri getiremez.
***
Gerçek başarı, çok sayıda insanı enkazdan çıkarmak kadar o enkazın hiç oluşmamasını sağlamaktır. Bakımı zamanında yapılan köprü, güçlendirilen okul, denetlenen iş yeri, korunan dere yatağı ve doğru yerde yetiştirilen orman çoğu zaman haber olmaz. Oysa kamu yönetiminin en değerli hizmeti, görünür bir kahramanlığa ihtiyaç bırakmayan önleyici çalışmadır.
Türkiye’nin yeni raporlardan önce, mevcut bilgi birikimini uygulamaya taşıyacak güçlü bir takip sistemine ihtiyacı vardır. Her eylemin sorumlu kurumu, bütçesi, tamamlanma tarihi ve ölçülebilir sonucu açıkça belirlenmelidir. Yapılmayan işlerin gerekçesi kamuoyuna anlatılmalı, denetim bağımsızlaştırılmalı ve afet politikaları günlük siyasetin ötesine geçirilmelidir.
Felaketleri hatırlamak yalnızca kaybettiklerimizi anmak değildir. Onların ardından verilen sözleri de unutmamaktır. Bir ülkenin gelişmişliği, felaket sonrasında ne kadar hızlı yardım topladığıyla değil, felaket öncesinde kaç hayatı koruyabildiğiyle ölçülür. “Geçmiş olsun” demeden önce “Hazır mıyız?” diye sormayı öğrendiğimiz gün, kurumsal hafızamız gerçek anlamına kavuşacaktır.