Hava Durumu

Geçemeyen siren

Yazının Giriş Tarihi: 28.04.2026 00:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 28.04.2026 00:06

Sabahın erken saatleri… Daha güneş tam yükselmeden bir mahallenin sokakları yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Önce kamyonetler geliyor. Ardından demir tezgahlar indiriliyor. Birkaç saat içinde normalde çocukların oynadığı, yaşlıların yürüdüğü, insanların işe gitmek için kullandığı sokaklar bambaşka bir yere dönüşüyor. Brandalar açılıyor, direkler dikiliyor, sebze kasaları sıralanıyor, bağıran satıcıların sesi birbirine karışıyor.

Bir süre sonra o sokakta yürümek bile zorlaşıyor. İnsanlar birbirine sürtünerek ilerliyor. Bir elinde poşetler, diğer elinde çocuğu olan bir anne kaldırım arıyor ama bulamıyor. Yaşlı bir adam bastonuyla geçmeye çalışıyor, her adımında birine çarpıyor. Tekerlekli sandalye kullanan biri için ise o sokak artık tamamen kapalı.

Ve herkes bunu normal kabul ediyor. Çünkü yıllardır böyle.

Semt pazarları bu ülkenin alışkanlıklarından biri. Pek çok insan için ekonomik bir alışveriş alanı, pek çok esnaf için geçim kapısı, pek çok mahalle sakini için de sosyal bir buluşma noktası. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ancak tam da bu nedenle üzerinde daha ciddi düşünmemiz gereken bir konu var: Eğer bir alışkanlık artık insan hayatını tehdit etmeye başlamışsa, o alışkanlığın değişmesi gerekmez mi?

Bugün Türkiye’nin birçok yerinde kurulan semt pazarlarının önemli bir kısmı hala doğrudan sokakların üzerine kuruluyor. Dar mahalle araları, tek yönlü yollar, çıkmaz sokaklar, apartmanların dipleri… Üstelik yalnızca tezgahlar değil; tezgahların üzerindeki brandaları taşıyan demir direkler, rastgele bırakılmış araçlar, boş kasalar ve kalabalık da sokakları tamamen kilitliyor.

Bu tabloya yıllardır bakıyoruz. Ama çoğu zaman yalnızca günlük rahatsızlıklar üzerinden düşünüyoruz. “Trafik oluyor”, “Araba geçemiyor”, “Yürümek zorlaşıyor” diyoruz. Oysa asıl mesele trafik değil. Asıl mesele, o sokakta bir gün yangın çıkarsa ne olacağı.

Asıl mesele, o mahallede yaşayan yaşlı bir insan o sırada kalp krizi geçirirse ne olacağı. Asıl mesele, birkaç dakikalık gecikmenin bir insanın hayatı ile ölümü arasındaki farkı yaratabileceği gerçeği.

Bir apartmanın üçüncü katında yangın çıktığını düşünelim. Evde yaşlı bir kadın var. Belki yürümekte zorlanıyor. Belki dumanın içinde pencereye çıkmaya çalışıyor. Komşular aşağıdan bağırıyor. Birisi itfaiyeyi arıyor.

İtfaiye birkaç dakika içinde mahalleye ulaşıyor. Ama sokağın başında duruyor. Çünkü ilerleyemiyor. Önünde onlarca tezgah var. Brandaların direkleri yolun ortasına kadar uzanıyor. İnsanlar panikle sağa sola kaçıyor. Kimi alışveriş poşetlerini bırakmış, kimi ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Bir yanda pazarcılar tezgahlarını kurtarmaya çalışıyor, diğer yanda apartmandan çıkan duman büyüyor.

İtfaiye aracı o sokağa giremiyor.

O andan sonra artık her dakika değil, her saniye önem taşıyor. Çünkü yangın beklemiyor. Ateş, insanların birbirine yol vermesini beklemiyor. Duman, “Önce şu tezgahı kaldıralım” denmesini beklemiyor.

İtfaiye ekipleri araçtan iniyor, hortumları omuzlarına alıyor, koşarak sokağa giriyor. Ama araç binanın dibine yanaşamadığı için merdiven de kullanılamıyor. Hortumun çekilmesi, insanların uzaklaştırılması, tezgâhların kaldırılması derken geçen birkaç dakika içinde yangın bir daireden bütün binaya yayılıyor.

Normalde beş dakikada söndürülebilecek bir yangın, yarım saat sonra televizyon ekranlarında izlediğimiz bir faciaya dönüşüyor.

Sonra herkes aynı cümleyi kuruyor: “Keşke daha erken müdahale edilebilseydi.” Peki nasıl edilecekti? Sokağın içine giremeyen bir itfaiye aracı, yangına nasıl daha erken müdahale edebilirdi? Aynı mahallede başka bir senaryo düşünelim.

Yalnız yaşayan yaşlı bir adam var. O sabah pazar kurulmuş. Camdan dışarı bakmış, kalabalığı görmüş, sonra evinde oturmaya devam etmiş. Bir süre sonra göğsünde bir ağrı hissediyor. Nefes almakta zorlanıyor. Komşuları geliyor. Ambulans çağrılıyor.

Ambulans mahalleye ulaşıyor. Ama yine aynı yerde durmak zorunda kalıyor. Çünkü sokak kapalı.

Sağlık görevlileri sedye ile koşmaya başlıyor. Kalabalığın arasından geçmeye çalışıyorlar. İnsanlar çekilmeye çalışıyor ama zaten çekilecek yer yok. Sağ tarafta tezgah, sol tarafta tezgah, ortada direkler, yerde kasalar… O sırada geçen her dakika, yaşlı adamın hayatta kalma ihtimalini biraz daha azaltıyor.

Kalp krizinde ve özellikle kalp durması vakalarında ilk dakikalar hayati öneme sahiptir. Dünyanın her yerinde acil sağlık sistemleri bu yüzden dakikalarla yarışır. Çünkü insan bedeni beklemez. Kalp durduğunda beyin dakikalar içinde hasar almaya başlar.

Ama biz ne yapıyoruz? Biz bir ambulansın geçemeyeceği kadar daraltılmış bir sokakta, hayat kurtarmaya çalışıyoruz.

Üstelik bu yalnızca teorik bir ihtimal değil. Türkiye’nin birçok yerinde insanlar ambulansın veya itfaiyenin sokağa girememesi nedeniyle büyük sorunlar yaşandığını anlatıyor. Bazen görevliler hastaya ulaşabilmek için yüzlerce metre yürümek zorunda kalıyor. Bazen bir yangın, müdahale geciktiği için büyüyor. Bazen insanlar yalnızca birkaç dakika yüzünden hayatını kaybediyor. Bu noktada kimsenin pazarcıları suçlaması doğru olmaz. Çünkü onlar da kendilerine gösterilen yerde, yıllardır yaptıkları işi yapıyor. Sorun pazarcılar değil.

Sorun, plansızlık. Sorun, “nasıl olsa yıllardır böyle” anlayışı. Sorun, insan hayatını öncelemeyen şehircilik anlayışı.

Bugün pek çok belediye, semt pazarlarını hala geçici ve günübirlik bir mesele olarak görüyor. Oysa semt pazarları artık milyonlarca insanı etkileyen ciddi bir şehircilik ve güvenlik sorunudur. Bir belediye başkanı için yalnızca yeni yol yapmak, park açmak ya da bina dikmek vizyon değildir. Gerçek vizyon, insanların günlük hayatındaki riskleri görüp onlar ortaya çıkmadan çözmektir.

İşte bu nedenle artık sokak aralarına kurulan mobil pazar anlayışının değişmesi gerekiyor. Bunun yerine her ilçede, her mahallede, ulaşımı kolay, sabit, kapalı ve güvenli pazar alanları oluşturulmalıdır. Nasıl ki otogarlar rastgele sokaklara kurulmuyorsa, nasıl ki hastaneler gelişigüzel yerlere yapılmıyorsa, semt pazarları da artık plansız biçimde mahalle aralarına kurulamaz.

Sabit pazar alanları oluşturmak zor değildir. İstenirse yapılabilir.

Bu alanlarda geniş giriş ve çıkış yolları bulunabilir. Acil durum araçları için sürekli açık tutulacak koridorlar oluşturulabilir. Yangın dolapları, acil çıkış noktaları, sağlık odaları ve güvenlik kameraları yer alabilir. Üzeri kapalı olduğu için insanlar yağmurdan, güneşten korunabilir. Esnaf da her hafta yeniden tezgah kurup sökmek zorunda kalmaz.

En önemlisi de, bir ambulans ya da itfaiye aracı gerektiğinde doğrudan olay yerine ulaşabilir.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde bunun örnekleri var. Avrupa’nın pek çok kentinde semt pazarları belirli meydanlarda, kapalı alanlarda ya da geniş lojistik düzenlemelere sahip bölgelerde kuruluyor. Dar sokaklar tamamen kapatılmıyor. Acil durum koridorları boş bırakılıyor. Yangın ve sağlık ekiplerinin geçeceği alanlar metre metre planlanıyor.

Bazı şehirlerde pazar alanlarının içine küçük sağlık noktaları bile kuruluyor. Özellikle yaşlı nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ilk yardım ekipleri hazır bekletiliyor. Çünkü şehircilik yalnızca bina yapmak değildir. Şehircilik, insanların güven içinde yaşayabileceği düzeni kurmaktır.

Türkiye’de de bunu yapabilecek bilgi, imkan ve deneyim var. Eksik olan şey çoğu zaman irade. Çünkü bazen kısa vadeli düşünmek daha kolay geliyor. “Bir günlüğüne ne olacak?”, “Yıllardır böyle sürüyor”, “Kimse şikayet etmiyor” deniyor.

Ama şehirler, yıllardır yanlış yapılan şeylerin birikmesiyle yaşanmaz hale gelir. Bir günlüğüne kapanan sokaklar, bir gün bir insanın hayatına mal olabilir. Belki de asıl soru şudur: Bir insanın hayatı, bir günlüğüne kurulan bir pazar düzeninden daha mı değersiz?

Hiçbir belediye yöneticisi, hiçbir kurum, hiçbir şehir planlamacısı bu soruya “evet” diyemez. Çünkü kamu yönetiminin en temel görevi, insan hayatını korumaktır.

Bir belediye başarılı olmak istiyorsa yalnızca kaldırımları yenilemekle, meydanlara süs havuzu yapmakla, afişler asmakla ya da heykel yapmakla yetinemez. Başarılı bir belediye, ambulansın giremediği sokağı gören belediyedir. Başarılı bir belediye, itfaiyenin dönemediği köşeyi fark eden belediyedir. Başarılı bir belediye, felaket yaşanmadan önce tedbir alan belediyedir.

Aksi halde her büyük olaydan sonra aynı görüntüleri izleriz. Kalabalığın arasında güçlükle ilerlemeye çalışan itfaiye ekipleri… Sireni duyulduğu halde geçecek yer bulamayan ambulans… Ağlayan insanlar… “Keşke” ile başlayan cümleler

Oysa şehir yönetiminin amacı, insanları “keşke” demeye mecbur bırakmamak olmalıdır. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bir mahallede pazar kurulurken, o mahallede yaşayan insanların güvenliği gerçekten düşünülüyor mu? Eğer cevap tam anlamıyla “evet” değilse, o düzenin değişmesi gerekir. Çünkü hiçbir tezgah, hiçbir alışkanlık, hiçbir eski düzen, bir insanın hayatından daha önemli değildir.

Ve bir gün bir siren o sokağın başında durup kalıyorsa, aslında orada duran yalnızca ambulans ya da itfaiye değildir.

Orada duran şey, şehirlerin vicdanıdır.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.