Tarihî günler geldiğinde meydanlar süsleniyor, törenler düzenleniyor, sosyal medya hesaplarında bayraklar ve anlamlı sözler paylaşılıyor. Ertesi gün ise gündelik hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Bu tablo insana şu soruyu sorduruyor: Geçmişimizi gerçekten öğreniyor muyuz, yoksa yalnızca belirli tarihlerde hatırlıyormuş gibi mi yapıyoruz?
Bir milletin tarihini bilmesi, geçmişte yaşayan herkesi hatasız kabul etmesi anlamına gelmez. Tarih bilinci; başarıları takdir ederken yanlışlarla yüzleşebilmeyi, olayları yaşandıkları dönemin şartları içinde değerlendirmeyi ve bugüne ulaşmak için ödenen bedelleri anlayabilmeyi gerektirir. Geçmişini yalnızca öven toplum onu kutsallaştırır; sürekli kötüleyen toplum ise kendi köklerini zayıflatır.
***
Genç kuşaklara tarih öğretme konusundaki başarı seviyemizi sorgulamamız gerekiyor. Çocuklarımıza savaşların tarihlerini, antlaşmaların maddelerini ve hükümdarların sıralamasını ezberletiyoruz. Buna karşılık bir savaşın neden çıktığını, bir devletin hangi koşullarda karar aldığını ve bağımsızlığın hangi fedakârlıklarla kazanıldığını yeterince anlatamıyoruz. Bilginin anlamla buluşmadığı yerde ezber sınavdan sonra unutuluyor.
Bunun sonucunda bazı gençler, birkaç saniyelik bir videodan veya kaynağı belirsiz bir paylaşımdan öğrendikleri cümleleri tarihsel gerçekmiş gibi tekrarlayabiliyor. “Zulüm 1453’te başladı” sözü bunun çarpıcı örneklerinden biridir. İstanbul’un fethi elbette bilimsel yöntemlerle incelenebilir; ancak dünya tarihini etkileyen büyük bir hadiseyi tek kelimeyle mahkûm etmek analiz değil, ideolojik indirgemeciliktir.
Osmanlı Devleti’ne yönelik değerlendirmelerde de benzer bir savrulma görülüyor. Altı yüzyılı aşan bir siyasal yapıyı bütünüyle kusursuz göstermek ne kadar yanlışsa, onu yalnızca baskı ve karanlık üzerinden anlatmak da o kadar gerçek dışıdır. Tarih, bugünün öfkeleriyle geçmişe hüküm vermek değil; insanı, zamanı ve şartları birlikte anlamaktır.
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik çirkin söylem ve eylemler ise eleştiri sınırlarını aşmaktadır. Atatürk’ün kararları belgeler ışığında tartışılabilir. Fakat işgal altındaki bir ülkenin nasıl ayağa kaldırıldığını, Millî Mücadele’nin hangi yoksunluklar içinde yürütüldüğünü ve Cumhuriyet’in hangi ağır bedeller üzerine kurulduğunu yok sayarak hakaret etmek düşünce özgürlüğü değildir. Eleştiri bilgi ister; hakaret için ise çoğu zaman cehalet yeterlidir.
Toplumsal hafızamızı etkileyen bazı kişi ve kuruluşların dış kaynaklarla ilişkileri de şeffaf biçimde sorgulanmalıdır. Ancak her sivil toplum kuruluşunu aynı kategoride değerlendirmek haksızlık olur. Öğrencilere burs veren, çevreyi koruyan, engellileri destekleyen ve kültürel mirasa sahip çıkan pek çok değerli kuruluş bulunmaktadır. Burada belirleyici olan, bir STK’nın nereden kaynak aldığı, bu kaynakla hangi faaliyetleri yürüttüğü ve topluma karşı hesap verip vermediğidir. Yabancı destek tek başına suçlama nedeni sayılamaz; fakat finansman karşılığında başka ülkelerin siyasal amaçlarına hizmet ediliyorsa bunun adı bağımsız sivil toplum faaliyeti değildir.
***
Avrupa’nın insan hakları ve düşünce özgürlüğü söylemleriyle kendi uygulamaları arasındaki çelişkiler de artık daha görünür durumdadır. Başka toplumlara verilen demokrasi derslerinin, çıkarlar söz konusu olduğunda nasıl unutulabildiğini defalarca gördük. Bununla birlikte insan haklarından vazgeçmemeli; onları dışarıdan sunulan bir medeniyet hediyesi olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Adaleti, özgürlüğü ve insan onurunu kendi vatandaşımız için en yüksek seviyeye çıkarmak, bizim tarihsel ve ahlaki sorumluluğumuzdur.
Gençlere geçmişi sevdirmek, onları sorgulamaktan uzaklaştırmak değildir. Tam tersine kaynak okumayı, farklı görüşleri karşılaştırmayı, propagandayı fark etmeyi ve kanıt üzerinden konuşmayı öğretmektir. Çünkü tarihini anlayan insan sloganların peşinden kolayca sürüklenmez.
Geçmiş yalnızca anılmak için değil, geleceğin aynı hatalar üzerine kurulmasını önlemek için öğrenilmelidir. Kendi hikâyesini başkalarının kaleminden okumaya razı olan toplumlar, bir süre sonra kim olduklarını da başkalarının tarifleriyle öğrenir. Geleceğini özgürce kurmak isteyen bir millet ise önce geçmişini doğru anlamalıdır.