Bir çocuk hastaneye kaldırıldığında, ailesinin aklından geçen ilk soru genellikle aynıdır:
“İyi olacak mı?”
O anda gündemin başlıkları önemini yitirir. Siyasi tartışmalar, ekonomik veriler, günlük çekişmeler bir anda uzaklaşır. İnsan zihni yalnızca hayata odaklanır. İşte bu nedenle bilim, insanlığın en güçlü ortak değerlerinden biridir. Çünkü bilim çoğu zaman sessiz çalışır, ancak etkisi milyonlarca insanın yaşamına dokunur.
Bugün dünyanın dört bir yanında laboratuvarlarda çalışan araştırmacılar görünmeyen bir mücadelenin içindeler. Kanserin erken teşhisi için çalışanlar, yapay zekayı sağlık sistemlerine entegre etmeye uğraşanlar, enerji teknolojileri geliştirenler ya da genetik hastalıkların sırlarını çözmeye çalışanlar aslında insanlığın ortak geleceğini şekillendiriyor.
***
Bazen bu büyük hikayenin kahramanlarından biri de bu topraklardan çıkıyor.
İstanbul’da başlayan bir eğitim yolculuğunun dünyanın en önemli araştırma merkezlerine uzandığını düşünün. Ardından biyomedikal mühendislik alanında yürütülen çalışmalar, kanser teşhisine yönelik yenilikçi teknolojiler ve milyonlarca insanın hayatına dokunabilecek araştırmalar…
Prof. Dr. Mehmet Toner’in hikayesi de işte böyle bir yolculuğu temsil ediyor.
Ancak mesele yalnızca bir kişinin başarısı değildir. Aziz Sancar’dan Gazi Yaşargil’e, Canan Dağdeviren’den Uğur Şahin’e kadar birçok isim aynı gerçeği hatırlatıyor: Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca ekonomik büyüklüğüyle değil, yetiştirdiği ve desteklediği insan kaynağıyla da ölçülür.
Günümüzde devletler arasında görünmeyen bir rekabet yaşanıyor. Bu rekabet artık yalnızca üretim, ihracat veya finans alanında değil; bilgi üretimi alanında da sürüyor.
Kim daha fazla patent geliştiriyor?
Kim daha güçlü araştırma merkezleri kuruyor?
Kim geleceğin teknolojilerini tasarlıyor?
Modern dünyanın yeni sınırları artık haritalarda değil, laboratuvarlarda çiziliyor.BBu nedenle son yıllarda sıkça duyulan bir kavram öne çıkıyor: Bilim diplomasisi.
***
Bilim diplomasisi, bir ülkenin dünyanın farklı bölgelerinde çalışan bilim insanlarıyla bağını koruması ve bu birikimi ulusal kalkınmanın bir parçası haline getirmesi anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, bilim insanlarını yalnızca bireysel başarı hikayeleri olarak değil, ülkenin geleceğine katkı sağlayabilecek stratejik değerler olarak görmek demek.
Bugün birçok ülke bu yaklaşımı uyguluyor. Yurt dışında çalışan araştırmacılara özel programlar hazırlanıyor, ortak projeler geliştiriliyor, genç bilim insanları deneyimli araştırmacılarla buluşturuluyor. Çünkü bilgi çağında en önemli sermayenin insan olduğu artık çok iyi biliniyor.
Türkiye de bu konuda önemli bir potansiyele sahip.
Dünyanın farklı ülkelerinde çalışan çok sayıda Türk bilim insanı bulunuyor. Kimisi biyoteknoloji alanında, kimisi yapay zekada, kimisi uzay teknolojilerinde ya da sağlık bilimlerinde uluslararası projelere katkı sunuyor.
***
Buradaki asıl soru şu: Bu değerleri ne kadar görünür kılabiliyoruz?
Çünkü toplumlar kimi örnek alıyorsa, gençler de ona dönüşmek istiyor.
Bir lise öğrencisinin, dünyaca tanınan bir Türk bilim insanının hikayesini okuduğunu düşünün. O öğrenci için bilim bir ders konusu olmaktan çıkar, ulaşılabilir bir hedefe dönüşür. Belki de geleceğin araştırmacısı tam o anda kendi yolunu belirler.
Bu nedenle bilim insanlarının görünürlüğü yalnızca akademik çevreleri ilgilendiren bir mesele değildir. Aynı zamanda kültürel bir meseledir. Bir toplumun neye değer verdiğini gösterir.
Prof. Dr. Mehmet Toner’in özellikle likit biyopsi alanındaki çalışmaları bunun somut örneklerinden biridir. Kanserin erken teşhis edilmesine yönelik geliştirilen bu teknolojiler, gelecekte teşhis süreçlerini önemli ölçüde değiştirme potansiyeli taşıyor.
Bugün laboratuvar ortamında geliştirilen bir teknoloji, yarın milyonlarca insanın yaşam süresini uzatabilir.
Bilimin en etkileyici yönü de budur.
Sonuçları bazen yıllar sonra ortaya çıkar, ancak etkisi nesiller boyunca devam eder. Ne var ki bilim insanları çoğu zaman gündemin merkezinde yer almaz. Onları televizyon ekranlarında sık sık görmeyiz. Çoğu zaman laboratuvarlarda, veri analizlerinde ve araştırmaların içinde çalışırlar.
Fakat medeniyetleri ileri taşıyan insanlar da çoğunlukla onlardır.
***
Gelişmiş ülkelerin uzun vadeli başarılarının arkasında bu anlayış bulunur. Bilim insanları yalnızca akademik birer unvan olarak değil, toplumsal değer olarak kabul edilir. Çünkü bu ülkeler bilime yapılan yatırımın yalnızca bugüne değil, geleceğe yapıldığını bilirler.
Türkiye’nin son yıllarda teknoloji, sağlık ve savunma alanlarında attığı adımlar önemli bir potansiyelin varlığını gösteriyor. Ancak bu potansiyelin daha da büyümesi için dünyanın farklı noktalarında çalışan Türk bilim insanlarıyla daha güçlü ve sürdürülebilir bağlar kurulması büyük önem taşıyor.
Ortak araştırma merkezleri, uluslararası burs programları, genç araştırmacı ağları ve teknoloji laboratuvarları bu sürecin önemli parçaları olabilir.
***
Belki gelecekte bir Türk öğrenci dünyanın önde gelen araştırma merkezlerinden birinde eğitim alırken karşısında yine bir Türk bilim insanını görecek. Belki kurulacak bir iş birliği yeni bir tedavi yöntemine, yeni bir teknolojiye ya da yeni bir başarı hikayesine dönüşecek.
Aslında mesele yalnızca bilim değildir.
Mesele geleceğe nasıl baktığımızdır.
Çünkü bir toplum bilim insanına ne kadar değer veriyorsa, geleceğine de o kadar yatırım yapıyor demektir.
Belki de artık çocuklara yalnızca geçmişin savaşlarını değil, geleceğin laboratuvarlarını da anlatmamız gerekiyor. Çünkü önümüzdeki yıllarda ülkelerin gücünü belirleyecek olan yalnızca sahip oldukları kaynaklar değil; bilgi üretme kapasiteleri olacak.
Ve bazen bir laboratuvarda çalışan sessiz bir insan, milyonlarca insanın hayatını değiştirebilir.
Gerçek güç belki de tam olarak budur.