Bir zamanlar dayanışmanın, empatiyle örülü dostlukların, birlikte güçlenmenin sembolü olan gençlik ilişkiler… Bugün, giderek daha çok çatışmanın, kıskançlığın, dışlamanın ve hatta şiddetin sahnesine dönüşüyor. Üstelik işin en düşündürücü yanı, bu saldırganlık biçimlerinin yalnızca erkekler arasında değil, kadınlar arasında da belirgin biçimde artması.
Sanki bir yerlerde yanlış bir düğmeye basıldı. “Birlikte güçlü olmak” fikri, yerini “tek başına parlamak” hırsına bıraktı.
Kız Kardeşlik Yerine Rekabet Kültürü
Uzun yıllar boyunca kadın dayanışması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin en güçlü motoruydu. Ancak bugünün genç kadınları, bu dayanışma kültürünü, farkında olmadan rekabetin gölgesine terk ediyor gibi. Sosyal medyada, okulda, işte ya da dijital gruplarda yaşanan küçük kıskançlıklar, sessiz dışlamalar, alaycı mesajlar birer şiddet biçimine dönüşüyor.
Psikologlar bu durumu “pasif-agresif rekabet” olarak tanımlıyor. Artık yumrukla değil, kelimelerle, sessizlikle, imayla, dışlamayla vuruluyor.
Bir genç kadın şöyle anlatıyor:
“Eskiden birbirimizi cesaretlendirirdik. Şimdi kim daha iyi görünüyor, kim daha çok beğeni alıyor diye yarışıyoruz. Her şey performans gibi…”
Bu cümle, aslında yeni kuşağın içsel çelişkisini özetliyor: Bir yanda özgürleşme arzusu, diğer yanda sürekli karşılaştırılma baskısı.
Sosyal Medya: Görünürlük Arenası
Bugünün gençleri için kimlik, artık dijital bir sahnede şekilleniyor. Paylaşılan her fotoğraf, yazılan her yorum, alınan her beğeni, görünür olmanın bedelini belirliyor. Ancak bu görünürlük mücadelesi, özellikle genç kadınlarda daha yıpratıcı bir hâl alıyor. Çünkü toplumsal algılar hâlâ kadınları dış görünüş, zarafet ya da “başarılı olma biçimi” üzerinden ölçüyor.
Bu ölçüm biçimi, farkında olmadan kadınları birbirine rakip hâline getiriyor.
Bir başka genç kadın şöyle söylüyor:
“Kendimi başka kadınlarla kıyaslamadığım bir gün neredeyse yok. Herkes birbirine bakıyor, kim daha iyiymiş diye. Sonra da içten içe birbirimizi kırıyoruz.”
Burada şiddet, fiziksel değil ama duygusal bir formda: Görmezden gelme, alay etme, dışlama… Bir zamanlar dostça yapılan sohbetlerin yerini “gizli savaşlar” alıyor.
Toplumsal Şovenizmin Kadın Versiyonu
Şovenizm, genellikle erkek egemenliğine atfedilen bir kavramdı. Fakat günümüzde bunun farklı bir türü, “kadın şovenizmi” olarak karşımıza çıkıyor.
Bu, “biz daha güçlüyüz” söyleminin içinden sızan bir kibir biçimi. Feminist ideallerle ilgisi olmayan, aksine onları saptıran bir duruş. Gerçek eşitlik, başkasını küçümsemeden, ötekileştirmeden var olur. Ancak bazı çevrelerde kadınlar, erkeklerle değil, birbirleriyle güç yarışına girmiş durumda.
Üniversitelerde, çalışma hayatında, hatta sosyal medyada bile bu rekabetin izleri görülüyor.
Bir akademisyen bunu şöyle ifade ediyor:
“Kadınlar artık birbirine örnek olmaktan çok, birbirini geçmeye çalışıyor. Bu da dayanışmayı yok ediyor.”
Kadınlar arasındaki bu görünmez gerilim, toplumsal barışın da sessiz bir düşmanı hâline geliyor. Çünkü birbirine güvenmeyen bireylerin oluşturduğu toplumlar, ortak hedeflere ulaşmakta zorlanır.
Kırılgan Egolar, Bastırılmış Öfke
Saldırgan davranışların artışı, aslında görünmeyen bir kırılganlığa işaret ediyor.
Birçok genç kadın, hayatın baskısı altında eziliyor: Başarılı olma zorunluluğu, ekonomik kaygılar, güzellik standartları, duygusal ilişkilerdeki beklentiler… Tüm bunlar birleşince, ortaya bastırılmış bir öfke çıkıyor.
Ve o öfke, çoğu zaman en yakınlarına yöneliyor.
Psikiyatristlere göre, bu tür davranışların kökeninde “kendi kimliğini henüz inşa edememiş bireylerin iç çatışması” yatıyor.
Bir başka deyişle, insanlar artık “kendileriyle barışık olamadıkları” için, başkalarıyla da barışamıyor.
Toplumsal Rol Modellerin Kaybı
Geçmişte kadın dayanışmasını temsil eden güçlü figürler öğretmenler, sanatçılar, düşünürler bir tür ilham kaynağıydı.
Bugün ise, rol modellerin yerini çoğu zaman sosyal medya fenomenleri alıyor.
Bu yeni “rol modeller”, değer değil, görünürlük üzerinden örnek oluyor.
“Gerçek başarı”, yerini “beğeni sayısına” bırakıyor.
Böyle bir kültürde, empati değil; dikkat çekme becerisi ödüllendiriliyor.
Yeniden Empatiye Dönmek
Bu tablo karanlık görünse de, çözüm hâlâ elimizde.
Kadınlar, gençler, hatta eğitim kurumları yeniden “empati temelli iletişim” anlayışına dönmek zorunda.
Okullarda duygusal zekâ eğitimleri, toplumsal cinsiyet farkındalığı programları, dijital etik dersleri artık bir lüks değil, bir gereklilik.
Bir diğer önemli adım ise “rekabeti yeniden tanımlamak”.
Gerçek rekabet, birini ezmek değil, onunla birlikte yükselmektir.
Birinin başarısı, diğerinin yenilgisi anlamına gelmemeli.
Kadınlar arasındaki şiddeti durdurmanın yolu, “kazanmak” yerine “birlikte üretmeyi” öğrenmekten geçiyor.
Birlikte Güçlü Olmak Yeniden Mümkün
Kadınlar, tarih boyunca en büyük değişimleri sessiz ama köklü dayanışmalarla başarmıştır.
Bugün yeniden o kökleri hatırlamanın zamanı.
Zira geleceğin dünyasında, güçlü olmak yalnız yürümekle değil, birlikte yürümekle mümkün.
Toplum olarak, gençlerimizin içindeki bu saldırgan eğilimleri yargılamak yerine anlamaya; onları kırmadan, dinleyerek yönlendirmeye ihtiyacımız var. Çünkü bazen bir yumuşak söz, bir nasihatten daha çok iyileştirir.
Ve belki de asıl mesele şu soruda gizlidir:
Birbirimizi geçmeye çalışırken, kendimizi ne kadar kaybediyoruz?