Tarih çoğu zaman savaşların, anlaşmaların ve büyük siyasi kırılmaların üzerinden anlatılır. Oysa milletler arasındaki gerçek bağlar çoğu zaman sessiz anlarda kurulur. Kameraların olmadığı, protokollerin konuşmadığı, sadece insan hayatının değerinin öne çıktığı anlarda…
1985 yılı… İran-Irak Savaşı’nın en sert dönemlerinden biri. Bölge, yalnızca askeri olarak değil, insani açıdan da büyük bir belirsizliğin içindeydi. Şehirler tehdit altındaydı, hava sahaları riskliydi ve birçok ülke vatandaşlarını bölgeden çıkarmaya çalışıyordu. Tahran’da yüzlerce yabancı sivil mahsur kalmıştı. Bunların arasında Japon mühendisler ve aileleri de vardı.
Japonya güçlü bir devletti, teknik kapasitesi yüksekti; ancak coğrafi mesafe, zaman baskısı ve güvenlik riski nedeniyle kısa sürede bir tahliye operasyonu gerçekleştiremedi. Savaşın doğası, bürokratik planlamadan daha hızlıydı. İşte bu noktada Türkiye devreye girdi.
Türk Hava Yolları’na ait bir uçak, riskli bir dönemde Tahran’a gönderildi ve Japon vatandaşları bölgeden tahliye edildi. Bu operasyon, ne askeri bir güç gösterisiydi ne de politik bir hamle. Tam tersine, son derece yalın bir kararın sonucuydu: İnsanlar oradaydı ve yardıma ihtiyaçları vardı.
Bugün bu olay çoğu zaman abartılı anlatılarla, tek bir kahraman hikayesine indirgenerek aktarılıyor. Oysa gerçeğin gücü zaten yeterince etkileyici. Çünkü burada asıl mesele, bir kişinin değil bir milletin refleksidir. Zor durumda olanı yalnız bırakmama refleksi…
Bu davranış, tesadüfi değildi. Türkiye’nin o dönemki yaklaşımı, insani krizlere karşı duyarlılığı ve uluslararası sorumluluk bilinci bu kararı mümkün kıldı. Bu, yalnızca bir uçuş değil; bir değer tercihi, bir ahlaki duruştu.
Japonya’da bu olayın yarattığı etki büyüktü. Çünkü Japon toplumu tarihsel hafızası güçlü bir toplumdur. Yapılan iyilikler unutulmaz, nesilden nesile aktarılır. 1985’teki tahliye, Japon kamuoyunda sadece bir kurtarma operasyonu olarak değil, iki ülke arasındaki güven duygusunun güçlü bir örneği olarak yer etti.
Bu noktada tarih, ister istemez daha eski bir hatırayı hatırlatır.
1890 yılında Osmanlı donanmasına ait Ertuğrul Fırkateyni Japonya dönüşü sırasında batmış, Japon halkı kurtulan denizcilere büyük bir insani hassasiyetle sahip çıkmıştı. O olay iki toplum arasında derin bir iz bırakmıştı. 1985’teki tahliye ise bu hafızanın üzerine eklenen yeni bir bağ oldu.
Ancak bu iki olayı bir “karşılık” ilişkisi olarak görmek doğru değildir. Bu, borç ödeme değil; benzer bir değer dünyasının yansımasıdır. İki toplumun da zor anlarda insan hayatını merkeze alan bir yaklaşım sergileyebilmesinin sonucudur.
Diplomasi çoğu zaman güç dengeleri üzerinden okunur. Ekonomi, askeri kapasite ve politik çıkarlar bu alanın belirleyici unsurları olarak görülür. Oysa gerçek güven, kriz anlarında verilen kararlarla oluşur. 1985’teki uçuş tam da böyle bir karardı.
Herhangi bir uluslararası zorunluluk yoktu. Bir anlaşma, bir mecburiyet ya da bir protokol bulunmuyordu. Bu, tamamen insani bir tercihti. Bu yüzden de klasik diplomasi anlatılarının ötesinde bir anlam taşır.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu operasyonun yalnızca bir krizi çözmediğini, aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası imajına da katkı sağladığını görüyoruz. Çünkü ülkeler, söyledikleriyle değil; yaptıklarıyla hatırlanır. Bir toplumun karakteri, en çok zor zamanlarda ortaya çıkar.
Bu hikayeyi yalnızca geçmişin bir gurur tablosu olarak görmek eksik olur. Asıl mesele, bu davranış biçiminin bugüne ne söylediğidir.
Dünya bugün de krizlerle dolu. Savaşlar, göçler, insani dramlar… Uluslararası sistem her zamankinden daha karmaşık ve kırılgan. Böyle bir ortamda ülkelerin yalnızca güç üzerinden değil, güven üzerinden varlık göstermesi gerekiyor.
Bir ülkenin itibarı artık sadece ekonomik büyüklüğüyle değil, insan hayatına verdiği değerle ölçülüyor. Toplumların saygınlığı, kriz anlarında sergiledikleri tutumla belirleniyor.
1985’teki tahliye, işte bu yüzden hala anlamlı.
Çünkü o gün verilen karar, teknik bir planın değil; vicdani bir sorumluluğun sonucuydu. Bir başka toplumun hayatını kendi meselesi sayabilmenin ifadesiydi.
Belki de bu olayın en önemli yönü, bize bir soruyu hatırlatmasıdır: Bugün benzer bir kriz yaşansa, aynı refleksi gösterebilir miyiz? Bu soru sadece devletlere değil, toplumlara da yöneliktir. Çünkü insani refleks, toplumun değerlerinden beslenir. Empati, dayanışma ve sorumluluk duygusu yalnızca politik kararlardan değil, kültürel kodlardan doğar.
Genç kuşaklara anlatılması gereken şey kahramanlık hikayeleri değil, sorumluluk bilincidir. Çünkü gerçek güç, doğru olanı seçme cesaretinde saklıdır.
1985’te gökyüzüne yükselen o uçakta yalnızca yolcular yoktu. Bir toplumun vicdanı, bir başka toplumun hayatına duyduğu saygı ve insanı merkeze alan bir anlayış vardı. Bugün teknoloji çok ilerledi. Uçaklar daha hızlı, iletişim daha güçlü, koordinasyon daha kolay. Ama insanlık, aynı hızda empati üretebiliyor mu? Güç artıyor; fakat merhamet aynı ölçüde büyüyor mu?
İşte bu yüzden o uçuş hala değerli.
Çünkü bize medeniyetin yalnızca teknolojiyle değil, insan hayatına verilen değerle ölçüldüğünü hatırlatıyor.
Türkiye ile Japonya arasındaki ilişkiler, sadece diplomatik ya da ekonomik bağlardan ibaret değildir. Bu ilişkiler, karşılıklı güvenin ve ortak bir etik anlayışın üzerine kuruludur. Bu yüzden iki toplum birbirini yalnızca “ortak” değil, “dost” olarak görür. Ve dostluk, en çok zor zamanlarda anlam kazanır.
1985’te verilen karar, bu dostluğun sessiz ama güçlü bir göstergesiydi. Gösterişsizdi, sade bir insani refleksin sonucuydu. Ama etkisi uzun yıllar sürecek kadar derindi. Bugün bu hikayeyi yeniden anlatmak, geçmişi yüceltmek için değil; geleceğe dair bir hatırlatma yapmak içindir. İnsan hayatı söz konusu olduğunda mesafeler küçülür, çıkar hesapları geri çekilir ve geriye sadece insan kalır.
Gerçek medeniyet de tam olarak burada başlar.