Hava Durumu

Güç mü, hukuk mu?

Yazının Giriş Tarihi: 13.03.2026 00:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 13.03.2026 00:06

Dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuk ağladığında, aslında bütün insanlık biraz daha sessizleşir. Çünkü bir çocuğun gözyaşı yalnızca o çocuğun değil, insanlığın ortak vicdanının yaralandığını gösterir.

Son yıllarda dünya, özellikle Orta Doğu’da yaşanan olaylar karşısında çok ağır bir soruyla yüzleşmek zorunda kaldı: Uluslararası hukuk gerçekten var mı, yoksa yalnızca güçlü olanın işine geldiğinde hatırlanan bir kavram mı?

Bu soru yalnızca hukukçuların ya da siyaset bilimcilerin sorusu değildir. Bu soru artık sıradan insanların da zihninde dolaşan bir sorudur. Çünkü televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve haber ajanslarında gördüğümüz görüntüler, insanın içini sızlatacak kadar ağırdır. Yıkılmış evler, harabeye dönmüş mahalleler, hastaneler, ambulanslar ve en acısı da çocuklar.

Bir savaşın ortasında doğan bir çocuğun ne suçu vardır? Bir kuvözde hayata tutunmaya çalışan bir bebeğin hangi tarafı olabilir? Bunlar insanın aklına gelen en basit ama en ağır sorulardır.

Uluslararası hukuk, savaşların bile bir sınırı olması gerektiğini söyleyen bir sistemdir. Bu nedenle Cenevre Sözleşmeleri yıllar önce hazırlanmış, sivillerin korunması gerektiği açıkça ifade edilmiştir. Hastaneler dokunulmaz kabul edilmiştir. Çocukların, kadınların, yaşlıların savaşın hedefi olmaması gerektiği tüm dünya tarafından kabul edilmiştir.

Kağıt üzerinde bakıldığında insanlık oldukça ilerlemiş görünür. Ancak gerçek hayata bakıldığında aynı ilerlemeyi görmek bazen mümkün olmuyor. Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar şu soruyu soruyor: Eğer uluslararası hukuk varsa, neden bu kadar çok ihlal yaşanıyor? Bu sorunun cevabı ne yazık ki çok basit değildir.

Uluslararası hukuk, ulusal hukuk gibi değildir. Bir ülkede suç işlendiğinde polis gelir, savcı soruşturma açar, mahkeme karar verir ve ceza uygulanır. Sistem somut ve nettir. Ancak uluslararası sistemde böyle güçlü bir mekanizma yoktur. Devletler arası ilişkiler çoğu zaman güç dengelerine dayanır. Bu nedenle bazı durumlarda hukuk, güçlü olanın gölgesinde kalabilir.

Dünya tarihi bunun örnekleriyle doludur. Vietnam savaşı… Irak işgali… Suriye’de yaşanan dram… Ukrayna’daki savaş… Ve bugün Gazze’de yaşanan insani kriz… Bütün bu olaylar aslında insanlığa aynı soruyu tekrar tekrar sorduruyor: Hukuk mu güçlü, yoksa güç mü hukuku belirliyor?

Uluslararası Ceza Mahkemesi teorik olarak savaş suçlarını soruşturabilir. Ancak bazı büyük devletler bu mahkemenin yetkisini tanımamaktadır. Birleşmiş Milletler teorik olarak yaptırım uygulayabilir. Ancak Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı bulunan ülkeler kararları durdurabilmektedir.

Bu durumda insanın zihninde şu düşünce oluşuyor: Eğer güçlü devletler istemezse, uluslararası hukuk gerçekten uygulanabilir mi?

Belki de bugün dünya bu sorunun cevabını arıyor. Orta Doğu’daki çatışmalar ise bu tartışmanın en acı örneklerinden biri haline gelmiş durumda. Çünkü burada yalnızca bir siyasi mesele değil, aynı zamanda çok derin bir tarihsel travma da vardır.

Filistin meselesi onlarca yıldır çözülemeyen bir sorundur. Toprak, kimlik, güvenlik ve egemenlik gibi kavramlar iç içe geçmiş durumdadır. Her iki taraf da kendi tarihsel acılarını ve güvenlik kaygılarını öne sürmektedir. Ancak bütün bu siyasi tartışmaların ortasında unutulmaması gereken bir gerçek vardır: Siviller bu savaşın tarafı değildir. Bir çocuğun hayatı, hiçbir siyasi hedefin aracı olmamalıdır. Bir bebeğin yaşam hakkı, hiçbir stratejik hesapla tartışılmamalıdır.

Savaşın en büyük trajedisi de burada ortaya çıkar. Çünkü savaş başladığında taraflar çoğu zaman kendi haklılıklarına o kadar inanırlar ki karşı tarafın acısını görmez hale gelebilirler. İnsanlık işte tam da bu noktada sınav verir.

Bir toplumun vicdanı yalnızca kendi acısını değil, başkasının acısını da görebildiğinde güçlenir. Tarih bize şunu gösteriyor: Güç geçicidir, fakat vicdan kalıcıdır.

Bugün güçlü olan devletler yarın güçlü olmayabilir. Ancak yapılanlar tarihin hafızasında kalır. Geçmişte yaşanan birçok olay yıllar sonra insanlık tarafından yeniden değerlendirilmiş ve bazı dönemler utanç sayfaları olarak anılmıştır.

Sömürgecilik dönemleri… Apartheid rejimi… Bazı askeri darbeler… Bir zamanlar normal kabul edilen birçok uygulama bugün insanlık tarafından reddedilmektedir. Bu nedenle tarih yalnızca kazananları değil, yapılanları da yargılar. Belki de bugün dünyaya en çok gerekli olan şey yeni silahlar değil, yeni bir vicdan anlayışıdır.

Devletler güvenliklerini sağlamak isteyebilir. Bu doğal bir haktır. Ancak güvenliğin de bir ahlaki sınırı olmalıdır. Çünkü güvenlik adına insanlığın kaybedilmesi, aslında herkes için bir kayıptır. Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar aynı duayı ediyor: çocukların ölmediği bir dünya. Belki bu dilek bazılarına fazla romantik gelebilir. Ancak insanlık tarihindeki en büyük ilerlemeler önce bir hayal olarak başlamıştır.

Köleliğin kaldırılması bir zamanlar imkansız sayılıyordu. Kadınların oy hakkı da bir zamanlar ütopik görülüyordu. Bugün ise bunlar insanlığın vazgeçilmez değerleri haline geldi. Belki bir gün savaşların da aynı şekilde tarihin karanlık sayfalarına karışacağı bir dünya mümkün olabilir. Ama bunun için önce şu soruyu sormamız gerekiyor:

Bir çocuğun öldüğü bir savaşta gerçekten kim kazanmış sayılabilir? Çünkü bir çocuğun hayatını kaybettiği yerde aslında kazanan yoktur. Orada yalnızca insanlık kaybeder.

Ve insanlık kaybettiğinde, aslında hepimiz biraz eksiliriz.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.