Dünyanın bir yerinde, elinde neredeyse gezegenin kaderini etkileyebilecek bir güç tutan insanlar var. Ordular, silahlar, finansal ağlar, medya, diplomasi… Hepsi aynı elde toplanmış. Kağıt üzerinde bu güç “ulusal çıkar”, “demokrasi”, “özgürlük” ve “insan hakları” gibi kelimelerle süsleniyor. Ama sahaya baktığınızda manzara başka: Çelişkiler, tutarsızlıklar ve derin bir vicdan sessizliği…
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bu kadar büyük gücü elinde tutan bir insan, hala insan kalabilir mi?
GÜÇ, İNSAN RUHUNDA NE YAPAR?
Güç, sanıldığı gibi sadece karar alma yetkisi değildir. Güç, aynı zamanda gerçekliği tanımlama ayrıcalığıdır. Ne doğru, ne yanlış; kim masum, kim suçlu; hangi ölüm “kaçınılmaz”, hangisi “intikam sebebi” sayılacak… Bütün bu ölçüler, gücü elinde tutanın zihninde yeniden yazılır.
İşte burada insanlık sınavı başlar.
Normal şartlar altında bir insan için kadın, çocuk, yaşlı ölümü acıdır. Sayı değildir. Birer hayattır. Birer hikâyedir. Ama güç yoğunlaştıkça, bu hikâyeler rakamlara dönüşür. Rakamlar da zamanla önemsizleşir.
70.000 insan ölür, açıklama gelir: “Bölgesel istikrarsızlık.” Bir çocuk enkazdan çıkar, ekran kapanır. Bir annenin çığlığı fon gürültüsüne dönüşür.
Ama işte o güç sahibinin ülkesinden tek bir kişi zarar gördüğünde, dünya ayağa kaldırılır. Sınırlar aşılır. Ordular harekete geçer. “İnsan hayatı kutsaldır” denir. O kutsallık, nedense hep tek yönlüdür.
BİLİNÇLİ BİR ZİHNİYET Mİ?
Dışarıdan bakıldığında bu tablo çoğu insana “tutarsızlık” gibi görünür. Ama gerçekte bu bir tutarsızlık değildir. Bu, araçsal bir ahlaktır.
Bu zihniyette doğrular sabit değildir. Doğru; işe yaradığı sürece doğrudur. Yanlış; gücü sınırladığı sürece yanlıştır.
Bugün “demokrasi” diyerek bir ülke işgal edilebilir, yarın aynı demokrasi başka bir ülkede yok sayılabilir. Bugün “insan hakları” için yaptırım uygulanır, yarın aynı hak ihlalleri “jeopolitik zorunluluk” sayılır. Burada mesele ahlaki çelişki değil, ahlaki kaymanın normalleşmesidir.
‘ÖNCE BEN’ ZİHNİYETİ
Bu tür güç figürlerinde sıkça rastlanan ortak bir özellik vardır: Her şeyden önce kendisi gelir. Ülke, bayrak, halk, demokrasi… Bunların hepsi vardır ama bir şartla:
Kendi varlığını ve gücünü beslediği sürece.
Eleştiri geldiğinde bu eleştiri “fikir” olarak değil, tehdit olarak algılanır. Muhalefet, düşmanla eşitlenir. Sorgulama, ihanet sayılır. Çünkü güçle özdeşleşmiş bir benlik, artık kendini devletle bir tutar. Devlet eleştirilirse, kişi saldırıya uğramış hisseder. Bu noktada artık mesele milliyetçilik değildir. Bu, benliğin devletle kaynaşmasıdır.
EMPATİ NEDEN KAYBOLUR?
Peki bu insanlar gerçekten empati kuramıyor mu? Hayır. Empati kurabiliyorlar. Ama seçici biçimde. Kendi ülkesindeki insan için gözyaşı dökebilir. Kendi bayrağı altındaki bir çocuk için öfkelenebilir. Ama öteki coğrafyadaki çocuk, zihninde “insan” değildir artık.
O; bir risk, bir tehdit, bir istatistik, bir yan hasardır.
Bu, psikolojide “insanlıktan çıkarma” olarak tanımlanır. Karşı tarafı insan olmaktan çıkardığınızda, vicdan yükünüz hafifler. Bombalar daha kolay düşer. Açıklamalar daha rahat yapılır. Geceleri daha rahat uyunur.
GÜCÜN YAN ETKİSİ Mİ?
Toplumların büyük bir kısmı bu tabloya bakınca şunu söyler: “Bu insanların psikolojik sorunları var.” Bu cümle anlaşılır bir öfkeden doğar. Ama eksiktir.
Çünkü burada çoğu zaman bireysel bir hastalıktan değil, gücün yarattığı zihinsel deformasyondan söz ediyoruz. Uzun süre sınırsız güçle yaşayan, hesap vermeyen, bedel ödemeyen her insan, zamanla gerçeklikten kopar. Kendini haklı görme refleksi gelişir. Hatalarını bile “tarihin zorunluluğu” olarak yorumlar.
En tehlikeli insan tipi de budur: Kendini kötü olarak görmeyen, aksine yaptıklarını zorunlu iyilik olarak sunan insan.
SESSİZLİK SUÇA ORTAK OLUR
Ama burada durup şu soruyu sormak gerekir: Bu insanlar bu kadar gücü tek başına mı kullanıyor? Elbette hayır. Bu tabloyu mümkün kılan şey, sadece bir liderin zihniyeti değil; ona sessiz kalan uluslararası sistemdir.
Çıkarları bozulmasın diye susan devletlerdir. “Daha kötüsü gelmesin” diyerek olanı normalleştiren toplumlardır. Sessizlik, en az baskı kadar etkilidir. Çünkü sessizlik, güce “devam edebilirsin” mesajı verir.
İNSAN HAYATI EŞİT MİDİR?
Belki de bu yazının merkezindeki soru budur: İnsan hayatı gerçekten eşit mi? Kâğıt üzerinde evet. Sözleşmelerde evet. Konuşmalarda evet. Ama pratikte hayır. Güçlü olanın insanı daha kıymetlidir. Zayıf olanın ölümü daha sessizdir. Uzak coğrafyaların acısı daha kolay unutulur.
İşte bu yüzden, bu yazı bir kişiyi değil, bir zihniyeti hedef alıyor. Çünkü isimler değişir. Koltuklar el değiştirir. Ama bu zihniyet sorgulanmazsa, aynı hikâye başka yüzlerle tekrar eder.
Sonuç olarak; insanın eline büyük bir güç geçtiğinde, aslında tek bir sınav vardır: Kendini sınırlayabilmek. Gücün olduğu yerde sınır yoksa, ahlak aşınır, empati kurur, hakikat eğilir.
Ve bir gün, yetmiş bin ölüm sessizliğe gömülürken, tek bir hayat için dünya yakılabilir. Bu bir çelişki değildir. Bu, gücün insanı aynasında bozmasıdır.
Ve belki de asıl soru şudur: Biz bu aynaya bakmaya cesaret edebiliyor muyuz?