İyilik neden haber oluyor?
Bulduğu cüzdanı sahibine teslim eden bir insanın, yaşlı bir yolcuya yardım eden gencin ya da müşterisinin unuttuğu parayı iade eden esnafın haberlerde yer alması ilk bakışta insana umut veriyor. Fakat bu örnekler üzerinde biraz durduğumuzda rahatsız edici bir soruyla karşılaşıyoruz: Normal olması gereken davranışlar neden artık olağanüstü kabul ediliyor?
Haber, genellikle alışılmış olanı değil, beklenmeyeni anlatır. Dürüstlük haber değeri taşıyorsa toplumun dürüst davranışla karşılaşma beklentisi zayıflamış olabilir. Merhamet görenleri şaşırtıyorsa duyarsızlık günlük hayatın sıradan bir parçasına dönüşmüş demektir. Emanete sahip çıkmak alkışlanıyorsa insanlar, kendilerine ait olmayan bir şeye el uzatılmamasından artık yeterince emin değildir. Dolayısıyla iyilik haberleri yalnızca güzel davranışları değil, toplumsal güvenin hangi noktaya geldiğini de gösterir.
***
Türkiye açısından bakıldığında konu daha çarpıcı bir hâl alıyor. Dünya Değerler Araştırması ile Avrupa Değerler Araştırması verilerini bir araya getiren çalışmaya göre Türkiye’de insanların çoğuna güvenilebileceğini söyleyenlerin oranı yaklaşık yüzde 14’tür. İskandinav ülkelerinde ise bu oran ortalama yüzde 69 düzeyindedir. Üstelik Türkiye’de hükümete güven oranı yüzde 40 ile seçilmiş Avrupa ülkelerinin ortalamasına görece yakınken, insanların çoğuna güvenebileceğini söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 14’tür.
Elbette farklı dönemlerde ve yöntemlerle oluşturulan bu iki göstergeyi doğrudan aynı ölçüm gibi değerlendirmemek gerekir. Yine de ortaya çıkan tablo önemli bir toplumsal gerçeğe işaret ediyor: İnsanlar belirli ölçülerde yönetime veya devlete güvenebilirken tanımadıkları kişilerle ilişki kurarken çok daha temkinli davranıyor. Başka bir ifadeyle, kurumdan beklenen güvence toplumun üyeleri arasında aynı ölçüde üretilemiyor.
Bu durum Türkiye’de iyiliğin veya merhametin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine toplumumuzun aile, akrabalık, arkadaşlık ve komşuluk ilişkileri içinde güçlü bir dayanışma kapasitesi bulunuyor. Hastalıkta, cenazede, maddi sıkıntıda ya da doğal afetlerde insanlar büyük fedakârlıklar gösterebiliyor. Ancak güven çoğu zaman tanıdığımız çevrenin sınırları içinde kalıyor. Yakınımız için seferber olurken tanımadığımız kişiye karşı önce kendimizi koruma ihtiyacı hissediyoruz.
***
Gündelik dilimiz bu ruh hâlinin izlerini taşıyor. “Kimseye güvenme”, “İşini sağlama al”, “Tanıdığın biri var mı?” veya “Hakkını aramazsan seni ezerler” gibi sözler yalnızca bireysel deneyimlerden doğmuş ifadeler değildir. Bunlar, insanların birbirlerinden ne beklediklerini anlatan toplumsal işaretlerdir. Sürekli kuşkuyla hareket eden kişi zamanla karşısındakini muhtemel bir dost veya iş birliği ortağı olarak değil, kendisine zarar verebilecek biri olarak görmeye başlayabilir.
Güveni zayıflatan temel nedenlerden biri, kuralların herkese aynı biçimde uygulanmadığı düşüncesidir. Sıraya girenin geride kaldığı, tanıdığı olanın işini daha kolay çözdüğü, liyakat yerine yakınlığın öne çıktığı veya dürüst davrananın kaybettiği kanaati yaygınlaşırsa ahlaki ilkeler hayatın dışında kalan güzel sözlere dönüşebilir. İnsanlar yanlışın yanlış olduğunu bilmeye devam eder; fakat doğru davranmanın kendilerini koruyacağına inanmazlar.
Ekonomik baskılar da bu ortamı ağırlaştırabilir. Geçim sıkıntısı hiç kimseyi kendiliğinden ahlaksız yapmaz. Maddi güçlükler içinde onurunu ve dürüstlüğünü koruyan milyonlarca insan vardır. Bununla birlikte uzun süren hayat pahalılığı, gelecek kaygısı ve güvencesizlik, insanları ortak hayatın üyeleri olmaktan çıkarıp sınırlı imkânlar için mücadele eden rakiplere dönüştürebilir. Kendi ayakta kalma endişesine kapanan bireyin çevresindeki ihtiyaçları fark etmesi zorlaşır.
***
Teknoloji ve sosyal medya ise bu sorunların tek nedeni olmaktan çok hızlandırıcısıdır. Ekran arkasından kurulan ilişkilerde insan, sözünün karşı tarafta oluşturduğu etkiyi görmeden konuşabiliyor. Öfke, çatışma ve aşağılayıcı dil daha fazla dikkat çektiği için ölçülü davranış geri planda kalabiliyor. Yardımseverlik bile bazen ihtiyaç sahibinin mahremiyetini hiçe sayan bir gösteriye dönüşüyor. Buna karşılık aynı teknoloji kan ihtiyacının duyurulmasını, afet yardımlarının örgütlenmesini ve dayanışma ağlarının kurulmasını da sağlıyor. Demek ki sorun teknolojinin varlığından çok, onu hangi değerlerle kullandığımızdır.
Toplumsal güven yalnızca güzel öğütlerle yeniden kurulamaz. Dürüst davrananın kaybetmediğini, hakkın kişiye göre değişmediğini ve kuralların herkes için geçerli olduğunu görmek gerekir. Eğitim çocuklara yalnızca başarılı olmayı değil, ortak hayatın sorumluluğunu da öğretmelidir. Kamu yönetimi adaleti görünür kılmalı, medya iyiliği bir gösteriye dönüştürmeden çoğaltmalı, insanlar da tanımadıkları kişileri peşinen tehdit olarak görmekten vazgeçebilmelidir.
Türkiye iyiliğini kaybetmiş bir toplum değildir. Fakat iyiliğini yakın çevrenin dışına taşıyacak güveni yeniden oluşturmak zorundadır. Asıl hedef, iyilik haberlerinin ortadan kalkması değil, dürüstlük ve merhametin şaşırtıcı bulunmayacağı kadar yaygınlaşmasıdır. Çünkü bir toplumda insan devlete komşusundan daha fazla güveniyorsa, orada yalnızca ahlakı değil, insanlar arasındaki bağı da yeniden konuşmak gerekir.