Bir apartman toplantısında binanın güvenliği gündeme gelir. Herkes dikkatle dinler. Geçmiş depremlerden söz edilir, kaybedilen insanlar hatırlanır. Ardından incelemenin maliyeti konuşulur. Birinin başka ödemeleri vardır, diğeri birkaç ay beklenmesini ister. Konu, sonraki toplantıya bırakılır. Herkes evine dönerken içlerindeki aynı düşünce rahatlatır: Şimdiye kadar bir şey olmadı.
Oysa tehlikenin henüz gerçekleşmemiş olması, güvende olduğumuz anlamına gelmez. Bazen hayatımızı belirleyen, aldığımız kararlar kadar ertelediklerimizdir.
13 Ekim Uluslararası Afet Risklerinin Azaltılması Günü, bu sorumluluğu düşünmek için bir fırsat. Takvimdeki bir günü hatırlamak kolaydır. Asıl mesele, o gün konuşulanların yılın geri kalanında nasıl bir karşılık bulduğudur.
Evimizde, mahallemizde, okulumuzda ve çalıştığımız kurumda hangi eksiklikleri giderdik? Geçen yıl bildiğimiz bir risk, bugün hâlâ aynı yerde duruyor mu?
Afetlerin ardından toplumumuzun ortaya koyduğu dayanışma çok değerlidir. Tanımadığımız insanlara yardım eder, yiyeceğimizi paylaşır, kilometrelerce uzaktan destek ulaştırırız. Bir çocuğun üşümemesi, bir ailenin geceyi güvenle geçirmesi için seferber oluruz. Bu insani birikim, korunması gereken önemli bir gücümüzdür.
Fakat yardım için gösterdiğimiz kararlılığı, önlem almak konusunda da sürmesi gerekir. Enkaz başında birleşen ellerin, tehlikeli bir yapının güvenli hâle getirilmesi için de ortak irade oluşturması beklenir.
Çünkü insan hayatına verdiğimiz değerin karşılığı, felaket gerçekleşmeden önce üstlendiğimiz sorumluluklarda da görünür.
Burada önümüze unutmak ve ertelemek çıkıyor. İlk günlerde büyük bir dikkatle takip ettiğimiz olaylar, zamanla gündemden uzaklaşıyor. Ekranlardaki görüntüler azalıyor, başka tartışmalar başlıyor. Yaşananlardan çıkarılması gereken dersler de bu hareketliliğin içinde geri plana itilebiliyor.
Ancak insanların acılarıyla baş ederek hayatlarına devam etmesini unutkanlıkla açıklamak haksızlık olur. Yasın sürekli aynı yoğunlukta yaşanmasını bekleyemeyiz.
Korunması gereken, acının kendisinden çok onun bize öğrettiği bilgidir. Kaybettiklerimizin hatırasına karşı sorumluluğumuz, yeni kayıpları önleyecek adımları sürdürmeyi de içerir.
Topluma “balık hafızalı” demek kolaydır. Daha zor olan, hafızanın nerede ve nasıl zayıfladığını göstermektir. Ertelenen bir güçlendirme kararı, uygulanmayan bir denetim, dosyada kalan bir tahliye planı… Bunların her biri, geçmişte öğrendiklerimizin bugünkü davranışlarımıza yeterince taşınamadığını düşündürür.
Uluslararası örneklere baktığımızda, belirleyici farkın yalnızca ekonomik imkânlardan kaynaklanmadığını görürüz. Japonya’da afet eğitimi ve tatbikatların okullarda, yerel topluluklarda ve kamu yönetiminde düzenli biçimde yürütülmesi, hazırlığın gündelik hayatla bağını güçlendiriyor. Geçmişte yaşananlar, tekrarlanan uygulamalarla yeni kuşaklara aktarılıyor.
Bangladeş’in siklonlara karşı geliştirdiği erken uyarı çalışmaları, gönüllü ağları ve sığınaklar da başka bir ders sunuyor. Yerel örgütlenme, bilginin insanlara ulaşması ve uyarıların zamanında davranışa dönüşmesi önemli. Bir sistemin değeri, en uzak yerleşimdeki insanın bile ne yapacağını bilmesiyle artıyor.
Bu örneklerden hareketle toplumları çalışkan, ihmalkâr, duyarlı veya unutkan diye sınıflandırmak doğru olmaz. Her ülkenin tehlikeleri ve imkânları farklıdır. Karşılaştırmamız gereken; sorumlulukların açıklığı, hazırlığın sürekliliği, denetimin işlerliği ve vatandaşın sürece katılımıdır.
Türkiye’de de ulusal ve yerel düzeyde afet risklerini azaltmaya yönelik planlar bulunuyor. Dolayısıyla tartışmamız, mevcut çalışmaların uygulanmasını ve sonuçlarını kapsamalı. Hangi görev tamamlandı? Hangi eksiklik devam ediyor? Ayrılan kaynak neyi değiştirdi? Toplumun bu sorulara anlaşılır cevaplar alabilmesi, hazırlığa duyulan güveni güçlendirir.
Afet kültürü böyle bir süreklilik içinde gelişir. Çocukların güvenli davranışları öğrenmesi, ailelerin buluşma noktalarını belirlemesi, işyerlerinin gerçekçi tatbikatlar yapması bunun parçalarıdır. Yaşlıların, engellilerin ve tek başına yaşayanların ihtiyaçlarını hesaba katmayan bir hazırlık ise daha baştan eksik kalır.
Üniversiteler, yerel yönetimler, kamu kurumları ve sivil toplum arasında kalıcı bir çalışma düzeni kurulması bu nedenle önemlidir.
Uluslararası deneyimlerden yararlanılmalı, uygulamalar kendi şehirlerimizin koşullarına göre değerlendirilmelidir. Yönetici değiştiğinde bilgi kaybolmamalı; başka bir gündem ortaya çıktığında çalışmalar durmamalıdır.
Bunun için afetlerden sonra hazırlanan raporların raflarda kalmasına razı olamayız. Tespit edilen her eksikliğin bir sorumlusu, tamamlanma süresi ve izlenebilir sonucu olmalı. Mahalle sakinleri de yaşadıkları çevrenin risklerini öğrenebilmeli.
Bilgi yalnızca uzmanların arasında dolaştığında, vatandaş kendi hayatını ilgilendiren kararların dışında kalır. Açık iletişim, sorumluluk paylaşımını mümkün kılar.
Elbette güvenli bir eve erişmek herkes için kolay değildir. Geçim sıkıntısı yaşayan bir aileye bütün sorumluluğu yükleyemeyiz. Riskli yapısını yenileyecek imkânı bulunmayan insanın desteğe ihtiyacı vardır. Önlem almayı yalnızca bireysel tercihe bırakan bir yaklaşım, ekonomik eşitsizliklerin güvenlik eşitsizliğine dönüşmesini engelleyemez.
Önlemenin görünmeyen bir başarısı da vardır. Sağlamlaştırılan okulda çocuklar derslerine devam eder, temizlenen dere yatağının çevresinde hayat olağan akışını sürdürür. Büyük bir olay yaşanmadığı için yapılan iş kolayca gözden kaçar. Oysa kamu hizmetinin en kıymetli sonuçlarından biri, insanların felaketle karşılaşmadan güven içinde yaşayabilmesidir.
Afet kültürünü diri tutmak, korkuyla yaşamak anlamına gelmez. Bilerek, hazırlanarak ve birbirimizin güvenliğini önemseyerek yaşamak demektir. Dayanışmamızı önleme gücüne dönüştürebildiğimiz ölçüde geleceğimizi koruyabiliriz.
Bir sonraki afet geldiğinde, önceki felaketten sonra verdiğimiz sözlerin hangilerini yerine getirmiş olacağız? “Hazır mıyız?” sorusunun cevabı, bugün aldığımız kararlarda saklı.