Türkiye, farklı kökenlerin, inançların ve kültürlerin yüzyıllar boyunca aynı kader etrafında buluştuğu büyük bir coğrafyadır. Bu topraklarda Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Boşnak, Arap ve daha birçok unsur yalnızca yan yana yaşamamış; savaşta, kıtlıkta, göçte ve felakette aynı acıyı paylaşmıştır. Sevinçler ortaklaşmış, kayıplar birlikte karşılanmış, ülkenin geleceği için omuz omuza mücadele edilmiştir. İnsanları birbirine bağlayan asıl güç, kimliklerinin aynı olması değil, kaderlerinin aynı vatanda birleşmesidir.
Fakat zaman içinde bu ortaklık duygusunun zayıfladığını gördük. Siyasi görüşler toplumsal kamplara, etnik farklılıklar karşılıklı kuşkuya, inançlar ve mezhepler ise zaman zaman gerilim alanlarına dönüştürüldü. İnsanlar birbirlerini tanımadan yargılamaya, dinlemeden suçlamaya ve farklı düşünceleri tehdit olarak görmeye başladı. Aynı sokakta yaşayan, aynı pazardan alışveriş yapan ve çocuklarını aynı okula gönderen insanlar, siyasi ve kültürel kimlikleri nedeniyle birbirine uzaklaştı.
***
Bu ayrışmalar kendiliğinden meydana gelmedi. Türkiye’nin stratejik konumu, enerji yolları, ekonomik potansiyeli ve bölgesel etkisi, ülkemizi tarih boyunca küresel güçlerin ilgi alanında tuttu. Toplumların etnik, dinî ve mezhepsel farklılıklarını kullanarak onları birbirine düşürmek, sömürgeci anlayışın geçmişten bugüne başvurduğu yöntemlerden biri oldu. Silahı üretenler, çatışmayı yönlendirenler ve ayrılıkları besleyenler çoğu zaman savaşın acısını yaşamadı. Bedeli ise kadınlar, erkekler, çocuklar ve yoksul aileler ödedi.
Ancak bütün sorumluluğu dışarıdaki güçlere yüklemek, kendi eksikliklerimizi görmemizi engeller. Dış müdahaleler, içeride tutunabilecekleri bir kırgınlık bulduklarında etkili olur. Adalet duygusunun zedelenmesi, ekonomik eşitsizlikler, siyasetin kutuplaştırıcı dili, kimliklerin seçim dönemlerinde araçsallaştırılması ve insanların kendilerini dışlanmış hissetmesi toplumsal çatlakları büyütür. Başkalarının bu çatlaklardan yararlanmasını istemiyorsak önce onları hukuk, eşitlik ve karşılıklı güvenle kapatmalıyız.
***
Bugün Türkiye’nin önünde şiddetin sona erdirilmesine ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine yönelik önemli bir imkân bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “İç cepheyi güçlendireceğiz, farklılıklarımızla Türkiye paydasında kenetleneceğiz; buna Büyük Türkiye Mutabakatı diyoruz” sözleri bu bakımdan dikkate değerdir. İç cephe yalnızca askerî tedbirlerle güçlenmez. Devletine güvenen, hukuk karşısında eşit olduğunu hisseden ve kimliği nedeniyle aşağılanmayacağını bilen vatandaşların oluşturduğu toplum, en sağlam iç cephedir.
Büyük Türkiye Mutabakatı, farklı kimliklerin ortadan kaldırılması veya herkesin aynı biçimde düşünmesi değildir. İnsanlar siyasi görüşlerini, kültürel özelliklerini ve inançlarını korurken ortak vatan konusunda birleşebilir. Birlik, tek tipleşmek değil; farklılıkların çatışma gerekçesine dönüştürülmesine izin vermemektir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, bütün bu farklılıkların üzerinde onları aynı hukuk düzeninde buluşturan ortak payda olmalıdır.
Toplumsal barışa yönelik adımları desteklemek ciddi bir siyasi cesaret gerektirir. Bu yönde sorumluluk alanlar, kendi seçmenlerinden gelebilecek eleştirileri ve siyasi geleceklerine yönelik riskleri göze alabilir. Bununla birlikte süreci sorgulayan, hukuki güvence isteyen veya geçmişte yaşanan acıları hatırlatan insanlar da düşmanlaştırılmamalıdır. Barış, soruların bastırılmasıyla değil, kaygıların açıkça konuşulmasıyla kalıcı hâle gelir.
***
Bu süreçte temel ölçü son derece açıktır: Silah ve şiddet kesin biçimde sona ermeli, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü tartışma konusu yapılmamalıdır. Atılan adımlar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesine, hukuka ve toplumsal denetime dayanmalıdır. Şehit ailelerinin ve gazilerin hassasiyetleri korunurken hiçbir vatandaş etnik kimliği nedeniyle suçlanmamalıdır. Geçmişin acıları unutulmamalı, fakat yeni acılar üretmenin gerekçesi hâline de getirilmemelidir.
Atatürk’e atfedilen “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” ifadesi, toplumumuzda güçlü bir karşılık bulmaktadır. Sözün tarihsel kaynağı kesin olarak doğrulanamasa da taşıdığı düşünce açıktır: Vatanın geleceği, günlük siyasi hesapların üzerinde tutulmalıdır. İktidarlar, yöneticiler ve siyasi dengeler değişebilir; fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, bütünlüğü ve milletin huzuru kalıcı sorumluluğumuzdur.
Gerçek devlet kudreti yalnızca bir silahlı yapıyı etkisiz hâle getirmekle ölçülemez. Asıl kudret, hiçbir gencin silaha yönelmediği, hiçbir annenin evlat acısı yaşamadığı ve hiçbir vatandaşın kendisini bu ülkeye yabancı hissetmediği bir düzen kurabilmektir. Bunun yolu da adaletten, ortak vatandaşlıktan ve birbirimizi yeniden dinlemekten geçmektedir.
Aynı toprakta neden uzaklaştığımızı sorgularken, yeniden nasıl yakınlaşacağımızı da düşünmeliyiz. Türkiye’nin geleceği, farklılıklarımızı birbirimize karşı kullananların değil, onları ortak bir zenginliğe dönüştürenlerin ellerinde şekillenecektir. Aynı düşünmek zorunda değiliz; fakat aynı vatanın geleceğini birlikte savunmak zorundayız.