Bir zamanlar mevsimleri yalnızca takvimlerden değil, doğanın kendisinden anlardık. İlkbaharın gelişi toprağın kokusundan, sonbahar yaprakların değişen renginden, kış ise yağmurundan ve soğuğundan belli olurdu.
Bugün doğayla aramızdaki bu alışılmış düzenin değiştiğini giderek daha fazla hissediyoruz. Uzayan sıcak dönemler, kuraklık, aşırı yağışlar ve orman yangınları artık yalnızca bilimsel raporlarda karşılaştığımız kavramlar değil; günlük hayatımızın içinde gördüğümüz gerçekler.
İklim değişikliğini yalnızca sıcaklık değerleri, karbon miktarları ve istatistiklerle anlatmak bu nedenle yeterli değil. Çünkü mesele rakamlardan önce insanın doğayla kurduğu ilişkiyi ilgilendiriyor.
Bir orman yangınında kaybettiğimiz yalnızca ağaçlar değildir. Kuruyan bir gölde eksilen sadece su değildir. Toprağın verimsizleşmesi yalnızca çiftçinin sorunu değildir. Doğanın herhangi bir noktasında bozulan denge, sonunda insanın yaşamına kadar ulaşır.
Kasım ayında Antalya, dünyanın bu büyük sorununu görüşmek üzere önemli bir buluşmaya ev sahipliği yapacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’de ülkeler, iklim değişikliğiyle mücadeleyi, uyum çalışmalarını, finansmanı ve uluslararası iş birliğini ele alacaklar.
Türkiye’nin böylesine önemli bir toplantıya ev sahipliği yapması elbette değerlidir. Fakat konferansın gerçek başarısını Antalya’ya kaç kişinin geldiği, kaç toplantı düzenlendiği veya ne kadar geniş uluslararası katılım sağlandığı belirlemeyecektir.
Asıl önemli olan, konferansta verilen sözlerin toplantılar sona erdikten sonra ne ölçüde hayata geçirileceğidir.
Çünkü iklim değişikliğinin yeni vaatlerden çok, yerine getirilen sorumluluklara ihtiyacı var.
Konferans salonlarında açıklanan hedeflerin bilimsel bilgiye dayanan, sonuçları ölçülebilen ve sürekliliği bulunan politikalara dönüşmesi gerekir.
Sera gazı emisyonlarının azaltılacağı söyleniyorsa bunun gerçekleşip gerçekleşmediği izlenebilmelidir. Ormanların korunması hedefleniyorsa bunun karşılığı sahada görülebilmelidir.
Su kaynaklarının sürdürülebilir yönetiminden söz ediliyorsa şehirlerin, tarımın ve sanayinin su kullanımında bunun sonuçları ortaya çıkmalıdır.
Özellikle ormanlar açısından mesele büyük önem taşıyor. Ormanlar yalnızca ağaç toplulukları değildir. Karbonun tutulmasından toprağın korunmasına, su döngüsünden biyolojik çeşitliliğin devamına kadar yaşamın birçok unsuruyla bağlantılı büyük ekosistemlerdir.
Bir ormanı kaybettiğimizde yalnızca yeşil bir alanı değil, içerisinde yaşayan canlıları ve uzun yıllar içinde oluşmuş doğal dengeyi de tehlikeye atarız.
İklim değişikliğiyle mücadele aynı zamanda ülkelerin tek başlarına çözemeyecekleri kadar kapsamlı bir meseledir. Atmosferin sınırları yoktur. Bir bölgede yaşanan çevresel değişimin sonuçları başka coğrafyalara ulaşabilir.
Bu nedenle COP31’in önemli çıktılarından biri de ülkeler, üniversiteler, araştırma merkezleri, kamu kurumları, yerel yönetimler ve uluslararası kuruluşlar arasında kalıcı iş birliklerinin geliştirilmesi olmalıdır.
Burada bilimin sorumluluğu kadar bilimsel bilgiye kulak vermenin sorumluluğu da vardır. Üniversitelerde yıllardır iklim, ormanlar, su kaynakları, tarım ve ekosistemler üzerine araştırmalar yürütülüyor.
Kütüphanelerde geçmişten bugüne uzanan önemli bir bilimsel birikim korunuyor. Bu bilgi yalnızca akademik yayınlarda ve raflarda kaldığında toplumsal etkisi sınırlı olacaktır. Bilimin gerçek değeri, elde edilen bilginin insanın ve doğanın geleceğini koruyan uygulamalara dönüşmesiyle daha görünür hâle gelir.
COP31 sona erdiğinde Antalya’daki toplantı salonları boşalacak. Delegeler ülkelerine dönecek, kameralar başka gelişmelere çevrilecek. İşte asıl sınav bundan sonra başlayacak.
Verilen sözler takip edilecek mi? Belirlenen hedefler için kaynak ayrılacak mı? Bilim insanlarının ortaya koyduğu veriler karar süreçlerinde dikkate alınacak mı? Ülkeler birbirleriyle geliştirdikleri iş birliklerini sürdürecek mi?
Bu soruların cevabını konferansın kapanış bildirilerinde değil, önümüzdeki yıllarda göreceğiz.
İklim değişikliğiyle mücadeleyi yalnızca devletlerden de bekleyemeyiz. Bireylerin suyu, enerjiyi ve doğal kaynakları kullanırken göstereceği duyarlılık önemlidir. Ancak bireysel sorumluluk, kurumların ve ülkelerin yükümlülüklerinin yerine geçemez. Etkili sonuç; bireyin, bilimin, kamunun, özel sektörün ve uluslararası toplumun aynı hedef doğrultusunda sorumluluk üstlenmesiyle mümkün olabilir.
Gelecek kuşaklara bırakacağımız mirası yalnızca ekonomik değerlerle ölçemeyiz. Onların soluyacağı hava, içeceği su, gölgesinde oturacağı ağaç ve üzerinde yaşayacağı toprak da bizim bugünkü kararlarımızın sonucu olacaktır.
Antalya’daki COP31 bu nedenle yalnızca bir konferans değil, önemli bir sorumluluk hatırlatmasıdır.
Konferans sona erdiğinde geriye yalnızca bildiriler, toplantı tutanakları ve hatıra fotoğrafları kalmamalıdır. Verilen sözler; korunan ormanlarda, temiz tutulan sularda, azaltılan emisyonlarda ve daha dirençli yaşam alanlarında karşılığını bulmalıdır.
Çünkü doğanın ihtiyacı olan şey, yeni vaatler değil, yerine getirilen sorumluluklardır.