Demokrasi, kağıt üzerinde son derece sade görünen ama insan tabiatı devreye girdiğinde son derece karmaşık hale gelen bir düzendir. Sandık vardır, oy vardır, tercih vardır ve halkın iradesi vardır. İlk bakışta mesele bundan ibaret görünür. Oysa gerçekte seçimler yalnızca pusulaların yarıştığı bir alan değildir.
Seçimler aynı zamanda duyguların, korkuların, beklentilerin, alışkanlıkların, sadakatlerin, öfkelerin ve umutların da yarıştığı bir zemindir. Bu nedenle siyasi partiler söz konusu olduğunda başarıyı yalnızca oy oranıyla anlamak da, anketlerle ölçmek de çoğu zaman eksik kalır. Çünkü sandığa giden yol, sadece siyasi projelerle değil; insan psikolojisiyle, toplumsal baskılarla ve çoğu zaman görünmeyen yönlendirmelerle döşenmiştir.
Bugün siyasetin en büyük sorunlarından biri, partilerin bir kısmının seçmeni bilinçlendirmekten çok yönlendirmeye çalışmasıdır. Elbette her siyasi hareket kendi görüşünü anlatır, kendi programını savunur, kendi doğrularını toplumla paylaşır. Bu siyasetin doğal parçasıdır. Fakat sorun, hakikatin yerini hesaplı söylemler aldığında başlar.
Seçmen artık bilgiyle değil, hazırlanmış duygularla hareket etmeye başlar. Kimi zaman korkutularak, kimi zaman düşman gösterilerek, kimi zaman da gerçek dışı umutlarla beslenerek sandığa yönlendirilir. Böyle bir ortamda demokrasi görünüşte işlemeye devam eder; ama özü yavaş yavaş zayıflar.
Aslında bu durum yeni değildir. Dünyanın pek çok yerinde siyaset, zaman zaman aklı değil refleksi harekete geçiren bir araç olarak kullanılmıştır. Çünkü seçmeni düşünmeye davet etmek zahmetlidir; ama onu öfkeye, korkuya ya da kör aidiyete çekmek daha kolaydır. İnsan zihni karmaşık gerçeklerden çok basit sloganlara daha hızlı tutunur. “Biz” ve “onlar” ayrımı, çoğu zaman ayrıntılı bir ekonomi programından daha kolay anlaşılır. Ne yazık ki bu yüzden bazı siyasi yapılar, seçmeni özgür bireyler topluluğu olarak değil, yönetilmesi gereken sadakat kümeleri olarak görür.
Burada bir başka tehlikeli alan da parti bağlılığının takım tutar gibi yaşanmasıdır. İnsanlar bazen siyasi tercihlerini bir fikir değerlendirmesi olarak değil, kimlik meselesi olarak ele alırlar. O andan itibaren parti artık bir araç olmaktan çıkar, neredeyse kutsal bir aidiyet alanına dönüşür.
Eleştiri ihanet gibi görülür, sorgulama zayıflık sanılır, yanlışlar ise görmezden gelinir. Böyle bir noktada seçmen, kendi iradesini bir siyasi yapıya emanet etmekle kalmaz; onu adeta ipotek eder. Oysa demokrasinin özü, sadakat değil muhakemedir. Vatandaşın görevi bir partinin neferi olmak değil, ülkenin geleceği adına akıl yürütmektir.
Sandık başında seçmenin gerçekten özgür olup olmadığı da bu nedenle çok önemlidir. Çünkü özgür oy sadece fiziksel güvenlik meselesi değildir. İnsan bazen kapalı bir kabinde bile bütünüyle özgür değildir. Ailesinin beklentisi, çevresinin baskısı, mahallenin havası, çalıştığı yerin etkisi, yıllardır tekrarlanan siyasi alışkanlıklar, ekonomik bağımlılıklar ve sosyal dışlanma korkusu; bütün bunlar seçmenin zihnine görünmez zincirler vurabilir.
Böyle durumlarda oy verilmiş olur ama tercih tam anlamıyla özgürleşmiş sayılmaz. Demokrasi sadece sandığın kurulmasıyla değil, insanın vicdanının orada gerçekten yalnız kalabilmesiyle anlam kazanır.
Seçmenin önündeki en büyük sınavlardan biri de kısa vade ile uzun vade arasında sıkışmasıdır. Gündelik hayatın baskısı insanı çoğu zaman bugüne mahkum eder. Geçim derdi yaşayan, işsizlik korkusu taşıyan, çocuğunun ihtiyacını düşünen bir vatandaşa yalnızca uzak gelecek vaatleriyle seslenmek yetersiz kalır. Çünkü hayat bazen insanı ideallerden önce zorunluluklarla baş başa bırakır. İşte tam bu noktada siyasetin en kolay başvurduğu yöntemlerden biri devreye girer: anlık rahatlama sağlayan ama kalıcı çözüm üretmeyen söylem ve hamleler. Halkın önüne elma şekeri uzatılır; tatlıdır, çekicidir, hemen etki eder. Fakat doyurmaz. Hatta bazen geleceğin daha büyük sıkıntılarını görünmez hale getirir.
Olgun toplumların farkı burada ortaya çıkar. Sağlam bir gelecek kurmak isteyen halk, yalnızca bugünün parıltısına değil, yarının yapısına da bakar. Fakat burada halka da siyaset kurumuna da görev düşer. Halk kısa vadeli çıkar ile uzun vadeli istikrar arasındaki farkı görebilmelidir.
Siyaset kurumu ise vatandaştan sabır isterken onu bugünün gerçeklerinden koparmamalıdır. Çünkü yalnızca geleceği anlatan ama bugünün acılarını görmeyen siyaset topluma yabancılaşır. Yalnızca bugünü oyalayan ama geleceği kurmayan siyaset ise toplumu bağımlı hale getirir. Asıl hüner, bugünü onarırken yarını inşa edebilmektir.
Siyasi partilerin seçmeni yönlendirmesi kadar tehlikeli olan bir başka durum ise iktidar ihtimalini yitirdiğini hisseden bazı yapıların çözümü kendi ülkesinin dışında aramaya başlamasıdır. Elbette dünya ile ilişki kurmak, uluslararası çevrelerle görüşmek, dış politika zeminlerinde temaslarda bulunmak başlı başına yanlış değildir.
Modern siyaset tamamen içe kapanarak yürütülemez. Ancak mesele, bu ilişkilerin ülke yararı için mi yoksa iç siyasette avantaj sağlamak adına mı kurulduğudur. Daha da önemlisi, bir siyasi hareket kendi ülkesinin temel menfaatlerini ikinci plana itip kendi iktidar hesabını önceliyorsa, orada ciddi bir ahlaki sorun vardır.
Bir parti, iktidarda değilken de ülkesinin lehine davranabiliyorsa değerlidir. Kaybettiğinde de devletin ve toplumun temel çıkarlarını koruyabiliyorsa olgundur. Ama eğer siyaset, “Ben olmazsam ülke de rahat etmesin” duygusuna kayıyorsa, orada demokrasi yara alır. Çünkü bu yaklaşımda ülke amaç değil araç haline gelir. Oysa siyaset, vatanı yönetme sorumluluğudur; vatana rağmen yürütülen bir iktidar stratejisi değildir.
Toplumun burada çok dikkatli olması gerekir. Seçmen, kendisine söylenen her sözü yalnızca coşkuyla değil, muhakemeyle karşılamalıdır. Kim daha çok bağırıyor diye değil, kim daha tutarlı konuşuyor diye bakmalıdır. Kim daha sert slogan atıyor diye değil, kim ülke için daha gerçekçi ve ahlaklı bir yol öneriyor diye düşünmelidir. Çünkü demokrasi sadece oy vermek değildir; aynı zamanda oy vermeden önce doğru soruları sormaktır.
Belki de seçmenin sandık başına giderken kendine sorması gereken en önemli soru şudur: “Ben bugün bir partiye mi oy veriyorum, yoksa ülkemin yarınına dair bir yön mü belirliyorum?” Bu soru, birçok sis perdesini dağıtabilir. Çünkü kişi parti taraftarı gibi düşündüğünde karşı tarafı yenmek ister; fakat ülkesinin sorumluluğunu taşıyan bir vatandaş gibi düşündüğünde en doğru olanı bulmaya çalışır. Aradaki fark çok büyüktür.
Bugün demokrasilerin önündeki temel meselelerden biri, seçmenin bilgi ile algı arasındaki farkı yeniden öğrenmesidir. Algı güçlüdür, hızlı yayılır, heyecan verir, insanı kalabalığın parçası yapar. Bilgi ise daha sessizdir; bazen daha yavaş işler ama daha sağlamdır. Sağlam gelecekler gürültüyle değil, sağduyuyla kurulur. Bu yüzden halkın da, siyasetçinin de, kanaat önderlerinin de kendine sürekli şu hatırlatmayı yapması gerekir: Ülkeyi ayakta tutan şey, anlık coşkular değil; akıl, ahlak, ölçü ve uzun vadeli sorumluluktur.
Sonuç olarak mesele yalnızca seçim kazanmak değildir. Asıl mesele, seçim kazanma uğruna toplumun vicdanını zedelememektir. Asıl mesele, seçmeni yönlendirmek değil bilinçlendirmektir. Asıl mesele, iktidarı elde etmek değil, ülkenin geleceğini koruyarak iktidara talip olmaktır. Çünkü demokratik olgunluk, kazandığında nasıl davrandığın kadar; kaybettiğinde nasıl durduğunla da ölçülür. Gerçek siyasetçi, halkı korkutarak değil düşündürerek büyütür. Gerçek seçmen ise kalabalığın sesinden sıyrılıp kendi vicdanının sesini duyabildiği gün demokrasiye asıl katkısını sunar.
Ve belki de bütün bu tartışmanın sonunda söylenmesi gereken en yalın cümle şudur:
Bir ülkenin kaderi, sandığa atılan oy kadar; o oyun hangi bilinçle atıldığıyla da belirlenir.