Dünyada her şey ölçülüyor. Büyüme oranları, kişi başına düşen gelir, savunma bütçeleri, teknoloji yatırımları, ihracat rakamları… Ama hala doğru dürüst ölçemediğimiz bir şey var: insan huzuru. Oysa bir toplumun gerçek zenginliği, kasasında biriken paradan çok; sokakta yürüyen insanın omuzlarındaki yükle ölçülür. İnsan başını yastığa koyduğunda “yarın ne olacak” korkusuyla mı uyur, yoksa “yarınla başa çıkabilirim” güveniyle mi?
Bu yazı, tam da bu sorunun peşinden gidiyor. Amaç mı, araç mı? İnsanlık tarihi boyunca iki temel yaklaşım hep çatıştı: İnsan bir amaç mıdır, yoksa bir araç mı?
İnsanı araç olarak gören sistemlerde insan; üretim bandının bir dişlisi, ekonominin bir girdisi, siyasetin bir sayısı, istatistik tablolarının bir satırıdır.
İnsanı amaç olarak gören sistemlerde ise insan; korunması gereken bir onur, geliştirilmesi gereken bir potansiyel, hata yapma hakkı olan bir varlık, sesine kulak verilmesi gereken bir özne olarak kabul edilir.
Bu ayrım teorik değil, son derece pratiktir. Çünkü bir toplumun refahı, işte tam bu noktada şekillenir.
ABD ÖRNEĞİ
Bugün dünyaya baktığımızda, gücün sembollerinden biri hiç kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri’dir. Askerî kapasitesi, ekonomik hacmi, teknolojik üstünlüğü tartışılmaz. Ancak şu soruyu sormadan geçemeyiz: ABD, bu gücü insanı merkeze alarak mı üretiyor? ABD’de milyonlarca insan; sağlık hizmetine ulaşırken borçlanıyor, eğitim için ömür boyu kredi ödüyor, işini kaybettiğinde hayatının tamamını kaybetme korkusu yaşıyor.
Yani güçlü bir devlet var ama kırılgan bir insan var. Bu tablo bize şunu gösteriyor: Gelişmişlik, insanı merkeze almak için tek başına yeterli değil. Hatta bazen tam tersine, güç arttıkça insan daha fazla araçsallaştırılabiliyor.
Neden İskandinav ülkeleri farklı?
Bu noktada ister istemez gözlerimiz kuzeye kayıyor: İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya… Bu ülkeler mucize üretmiyor. Ama bir şeyi çok net yapıyor: İnsanı sistemin merkezine koyuyorlar.
Peki nasıl?
*Güven üzerine kurulu bir devlet anlayışı: İskandinav ülkelerinde devlet, vatandaşa şunu söylüyor: “Ben seni kandırmam. Sen de beni kandırma.” Bu kadar basit ama bu kadar güçlü. Vergi yükü yüksek olabilir, ama karşılığında sağlık hizmeti erişilebilir, eğitim ücretsiz ve nitelikli, sosyal destekler kapsayıcıdır.
Vatandaş şunu bilir: “Ben bugün katkı verirsem, yarın bu sistem beni yarı yolda bırakmaz.” Bu güven duygusu, sadece ahlaki bir kazanım değildir; ekonomik bir değerdir.
*Hata yapan insan değil, hatalı sistemdir: İskandinav yaklaşımının belki de en kritik farkı burada ortaya çıkar. Bir insan işsiz kaldığında, hasta olduğunda ya da başarısız olduğunda soru şudur: “Bu insan nerede hata yaptı?” değil, “Bu sistem neden bu insanı koruyamadı?”
Bu bakış açısı; korku kültürünü azaltır, yaratıcılığı artırır, bireyi risk almaya cesaretlendirir. Çünkü insanlar bilir ki; düşerlerse yok olmayacaklardır.
GÜVENİN EKONOMİSİ
Burada çok önemli bir kavrama geliyoruz: Güvenin ekonomisi.
Güven; işlem maliyetlerini düşürür, denetim ihtiyacını azaltır, kurumların daha hızlı ve doğru çalışmasını sağlar. Güvensiz toplumlarda her şey pahalıdır: kontrol pahalıdır, ceza pahalıdır, bürokrasi pahalıdır, stres pahalıdır.
Güvenin olduğu toplumlarda ise insanlar; işini daha iyi yapar, kurumuna daha çok sahip çıkar, uzun vadeli düşünür.
İskandinav ülkelerinin refahının altında yatan şey, sadece para değil; yüksek güven sermayesidir.
Türkiye nerededir? Gelelim asıl meselemize. Türkiye, insanı merkeze almak konusunda ne durumda? Bu soruya dürüstçe bakmak zorundayız.
Türkiye’de insan çoğu zaman; “dayanması gereken”, “sabretmesi beklenen”, “fedakârlık yapması normal olan” bir unsur olarak görülüyor. Devletle vatandaş arasındaki ilişki ise çoğu zaman bir sözleşme değil, bir itaat ilişkisi gibi algılanıyor.
Bu durumun tarihsel, kültürel ve siyasal nedenleri var elbette. Ancak sonuç değişmiyor: İnsan, kendini sistemin ortağı değil; yük taşıyıcısı gibi hissediyor.
“Devletle sözleşme ilişkisi” mümkün mü?
Evet mümkün. Ama bunun için niyet yetmez; mekanizma gerekir.
Devlet–vatandaş sözleşmesi, üç temel ayak üzerine kurulabilir:
*Hesap verebilirlik: Devlet şunu söyleyebilmelidir: “Şu kaynağı aldım.” “Şu alanda kullandım.” “Şu sonucu elde ettim.” “Burada başarısız oldum ve nedenleri bunlar.” Bu açıklık, otoriteyi zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir.
*Öngörülebilirlik: Vatandaş, kuralların kişiye göre değil; herkese göre işlediğini görmelidir. Bugün geçerli olan kuralın yarın keyfî biçimde değişmeyeceğine inanmalıdır. Güven, işte tam burada başlar.
*Katılım: İnsan, kendisini etkileyen kararlara tamamen dışarıdan bakarsa; o sistemi sahiplenmez.
Yerel yönetimlerden başlayarak; danışma mekanizmaları, ortak akıl platformları, sivil katılım kanalları güçlendirilmelidir. Kültürümüz buna izin verir mi? Bu soru çok sık sorulur ve çoğu zaman yanlış cevaplanır. Evet, kültürümüzün otoriteye yatkın bir tarafı var. Ama aynı kültürde; imece var, komşuluk var, dayanışma var, misafire saygı var, zor zamanda el uzatma var.
Yani mesele kültür değil; kültürü hangi yönde kurumsallaştırdığımızdır. Biz dayanışmayı kurumsallaştıramazsak, o duygu zamanla tükenir. İskandinav ülkeleri, tam olarak bunu başardı: İnsani refleksleri, sistem haline getirdi. Eğitim neden kilit noktada? Eğitim sadece bilgi aktarmak değildir.
Eğitim, insana şunu öğretir: Değerli olduğunu, sözünün anlamı olduğunu, hata yapabileceğini ama yok sayılmayacağını. Eğitimde insanı merkeze alamayan bir toplumun; siyasette, ekonomide ya da adalette bunu başarması çok zordur. Ama eğitim de tek başına yetmez. Eğitim, kültürle ve kurumlarla birlikte ilerlemek zorundadır.
SONUÇ: TERCİH MESELESİ
İnsanı amaç görmek; pahalıdır, zahmetlidir, sabır ister, kısa vadede alkış getirmeyebilir. Ama uzun vadede; daha huzurlu toplumlar, daha üretken bireyler, daha dayanıklı ekonomiler üretir.
İskandinav ülkeleri bunu başardıysa, bu “üstün” oldukları için değil; ısrarcı oldukları içindir.
Türkiye’nin de bu potansiyeli vardır. Ama bunun yolu; korkudan değil güvenden, baskıdan değil sözleşmeden, hızdan değil doğruluktan geçer. İnsanı merkeze almak, bir kalkınma modeli değil; bir ahlak tercihidir. Ve her ahlak tercihi gibi, bedeli vardır. Ama ödenmeye değerdir.