Türkiye gürültülü bir ülke oldu. Sokakta, ekranda, sosyal medyada, meclis kürsüsünde… Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor, herkes iddia ediyor. Ama bir şey eksik, duyulmak… Son yıllarda fark edilmesi gereken en önemli toplumsal işaretlerden biri şu: İnsanlar artık itiraz etmiyor, tartışmıyor, bağırmıyor. Sessizleşiyor...
Bu sessizlik; ilgisizlikten, umursamazlıktan ya da vazgeçmişlikten değil. Bu sessizlik, yüksek sesli ideolojilerin ve büyük iddiaların altında ezilmiş bir toplumun kendini koruma refleksi. Türkiye uzun süredir “yüksek ses” üzerinden yönetilen bir ruh haline sahip.
Her şey çok iddialı: En doğru, en güçlü, en ahlaklı, en yerli, en milli, en çağdaş, en ilerici, en haklı biziz. Ama bu cümlelerin içinde insan yok. Orada yaşayan, geçinen, yorulan, çocuk büyüten, borç ödeyen, kaygı duyan insan yok.
GÜRÜLTÜ NEYİ ÖRTTÜ?
Yüksek sesli ideolojiler, aslında çoğu zaman bir şeyi örtmek için vardır: Karmaşıklığı. Türkiye karmaşık bir ülkedir. Farklı hayatlar, farklı ihtiyaçlar, farklı öncelikler vardır. Ama ideolojiler karmaşayı sevmez; sadeleştirir, keskinleştirir, kutuplaştırır.
“Ya bizdensin ya karşıdan.” “Ya doğrusun ya yanlış.” “Ya sus ya alkışla.” Bu dil, insanı rahatlatmaz; sıkıştırır.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan tam da bu sıkışmışlık yüzünden yoruldu. Bir fikre itiraz edemediği için. Bir cümleyi eksik bulduğu halde dile getiremediği için. Bir tarafta görünmek istemediği halde bir tarafa itildiği için… Ve en tehlikelisi: İnsanlar artık fikirlerden değil, fikri dayatan dilden kaçıyor.
BÜYÜK İDDİALARIN KÜÇÜK TEMASI
Türkiye’de büyük iddialar hiç eksik olmadı. Her dönem “büyük dönüşüm”, “büyük sıçrama”, “büyük hedef” söylemleri vardı. Sorun şu ki, bu iddialar çoğu zaman insanın hayatına değmedi. Büyük cümleler kuruldu ama küçük dertler duyulmadı. İstatistikler konuştu ama hikayeler sustu.
Rakamlara bakıldı ama gözlerin içine bakılmadı. Bugün bir esnafın, bir öğretmenin, bir işçinin, bir emeklinin söylediği şey çok net: “Beni kurtarma, beni dinle.” İnsanlar artık kendilerini kurtaracak büyük projeler istemiyor. Anlaşılmak istiyorlar.
YENİ BİR İTİRAZ BİÇİMİ
Türkiye’de sessizlik yanlış okunuyor. Sessiz olan “kayıtsız”, “bilgisiz”, “çekingen” sanılıyor. Oysa bu sessizlik, çok bilinçli bir tercih. İnsanlar şunu fark etti: Bağırarak kazanılmıyor. Tartışarak ikna edilmiyor. Sürekli konuşarak haklı olunmuyor. O yüzden geri çekiliyorlar. Kendi alanlarına, küçük hayatlarına, dar ama güvenli çevrelerine…
Bu sessizlik, bir kabulleniş değil. Bu sessizlik, mesafe koyma hâli. “Bu dil bana ait değil” deme biçimi.
TÜRKİYE’DE DEĞİŞEN LİDERLİK ALGISI
Bu yorgunluk, liderlik anlayışını da dönüştürüyor. Eskiden güçlü lider; yüksek sesle konuşan, sert duran, iddialı cümleler kuran kişiydi. Bugün ise toplumun önemli bir kısmı şunu arıyor: Tutarlılık, hesap verebilirlik, samimiyet, insani temas…
Türkiye’de insanlar artık kusursuz lider aramıyor. Hata yapabilir ama dürüst olanı istiyor. Sert olabilir ama adil olanı istiyor. İddialı olabilir ama hayata dokunanı istiyor. Gösteri değil, süreklilik bekleniyor. Slogan değil, çözüm…
GERÇEK ŞEYLERİN ZAMANI
Toplumun nabzı artık büyük sahnelerde değil, küçük detaylarda atıyor. Bir yöneticinin kriz anındaki dili, bir öğretmenin sınıftaki yaklaşımı, bir belediyenin sokaktaki tutumu, bir kurumun vatandaşa bakışı…
Türkiye’de güven, artık büyük sözlerle değil; küçük ama tutarlı davranışlarla inşa ediliyor. Sessizce yapılan işler, kamerasız yardımlar, alkış beklemeden sürdürülen emekler… İnsanlar bunları görüyor. Ve en önemlisi hatırlıyor.
GÜRÜLTÜ AZALDIĞINDA NE KALIR?
Belki de asıl soru şu: Yüksek sesli ideolojiler sustuğunda ne kalıyor? İnsan kalıyor. İhtiyaç kalıyor. Sorular kalıyor. Ve belki de bu kötü bir şey değil. Türkiye’nin bugün yaşadığı yorgunluk bir çöküş değil, bir eşik olabilir. Yeni bir dilin, yeni bir yaklaşımın, yeni bir siyasetin eşiği…
Daha az bağıran, daha çok dinleyen, daha az iddia eden, daha çok sorumluluk alan bir anlayışın eşiği…
Son Olarak; İnsanlar yüksek sesli ideolojilerden, büyük iddialardan yoruldu. Ama bu, umudun bittiği anlamına gelmiyor. Belki de tam tersine… Bu yorgunluk, ayıklayıcı bir süreçtir. Gürültüyü azaltır. Sahiciyi ortaya çıkarır. İnsanı yeniden merkeze alır.
Türkiye’nin bugün en çok ihtiyacı olan şey belki de budur: Daha az bağıran bir ülke, daha çok duyan bir toplum ve iddiasını insan üzerinden kuran bir gelecek.