“Bu ülkede iş yok, gelecek yok” Bu cümleleri gençlerden sık sık duyuyoruz. İçinde yaşadığımız ekonomik şartları, iş bulmanın güçlüğünü, ücretlerin hayat pahalılığı karşısında yetersiz kalmasını görmezden gelerek bu sözlere itiraz etmek kolay değil.
Üstelik gençlerin güvencesiz çalışma, emeğinin karşılığını alamama ve iş yerinde değersiz hissetme kaygıları da gerçek. Fakat her işsizliği yalnızca iş bulunamamasına bağlamak, meselenin başka bir yüzünü görmemize engel oluyor.
Son dönemde “ev gençliği” diye anılan durum da bu nedenle üzerinde düşünmeye değer. Bu ifade, eğitimde ve istihdamda yer almayan gençleri anlatmak için kullanılıyor; ancak her gencin aynı sebeple evde olduğu anlamına gelmiyor.
Kimi iş aradığı hâlde bulamıyor, kimi umudunu yitirmiş durumda, kimi ailesinin bakım sorumluluğunu üstleniyor. Bir başka genç ise karşısına çıkan işleri beklentisine uygun bulmadığı için çalışmayı erteliyor. Bu farklı hikâyeleri tek bir etiketle açıklamak, hem gençlere haksızlık eder hem de sorunun çözümünü zorlaştırır.
Yakın çevremde tanıdığım bir genç, üniversitede ekonomi eğitimi aldı; birden fazla yabancı dili de biliyor. Buna rağmen bugüne kadar kendisine sunulan çeşitli iş fırsatlarını farklı gerekçelerle geri çevirdi. Şimdi zaman zaman “Bu ülkede iş yok, gelecek yok” diye yakınıyor.
Elbette tek bir örnekten bütün gençler hakkında hüküm çıkarılamaz. Fakat bu örnek, iş bulamamakla bulunan işi kabul etmemek arasındaki farkı düşünmemize yardımcı oluyor.
Bazen “iş yok” sözü, gerçekten kapalı kapıları anlatır; bazen de kişinin kendi tercihleriyle yüzleşmesini erteleyen bir cümleye dönüşebilir. Öğrencilerime nasıl bir iş istediklerini sorduğumda aldığım cevaplar da bu beklenti mesafesini gösteriyor. Yorulmayacakları, mesai saatlerinin sınırlayıcı olmayacağı, mümkünse evden çalışacakları, iyi ücret alıp yurt dışına tatile gidebilecekleri, kısa sürede otomobil ve ev sahibi olabilecekleri bir iş istiyorlar.
Üstelik emir almaktan hoşlanmadıklarını, karşılaştıkları her baskıyı mobbing sayabileceklerini söyleyenler de oluyor. Bu beklentilerin içinde anlaşılır talepler var: İnsan emeğinin karşılığını almak, saygı görmek, hayatına zaman ayırabilmek ister. Fakat yüksek gelir ve geniş özgürlük, çoğu zaman deneyim, sorumluluk, uzmanlık ve sabır gerektirir.
Mesleğin ilk yıllarından itibaren bütün imkânlara ulaşmayı beklemek, iş hayatının gerçekleriyle bağ kurmayı güçleştirir. İnsan elbette yaptığı işin karşılığını istemeli; fakat ücret, deneyim ve sorumluluk arasındaki ilişkinin zaman içinde geliştiğini de görmelidir. Her başlangıç kolay değildir, ama her başlangıç da çıkmaz sokak sayılmaz.
Burada çalışma hakkını savunmakla her işi sorgulamadan kabul etmek arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Düşük ücret, güvencesizlik, kötü muamele ve gerçek mobbing karşısında gençlerin itirazı meşrudur. Ancak her eleştiriyi mobbing, her görev paylaşımını baskı, her yoğun dönemi sömürü olarak adlandırmak da kavramların anlamını zayıflatır.
Hak aramak, sorumluluk almaya; işverenin yükümlülükleri de çalışanın emeğine saygı göstermeye dayanır. Sağlıklı bir çalışma ilişkisi bu iki tarafın görevlerini birlikte tanımasıyla kurulabilir. İlk iş, insanın bütün hayatını belirleyecek son durak olmak zorunda değildir. Bir mesleği tanıma, beceri edinme ve ne istediğini deneyimleyerek anlama basamağı da olabilir. Elbette bu, kötü koşullara razı olmayı değil, başlangıçta her imkânın hazır olmasını beklememeyi gerektirir.
Gençler de iş görüşmelerinde yalnızca “Bana ne sunulacak?” diye değil, “Ben ne katabilirim ve burada ne öğrenebilirim?” diye sorabilmelidir. Ailelerin rolü de bu tablonun dışında değil. Çocuğunu korumak, eğitimini desteklemek ve zorlandığında yanında olmak aile olmanın doğal parçasıdır.
Ancak genç yetişkinin bütün ekonomik yükünü yıllarca üstlenmek, bazen çalışmama tercihinin sonuçlarını görünmez kılabilir. Anne babalar, çocuklarının bir gün bağımsız bir hayat kuracağını düşünürken, yıllar sonra evde kalmaya devam ettiklerini görünce şaşırabiliyor.
Bu durumu yalnızca gençlerin miskinliğiyle açıklamak haksızlık olur; çünkü sorumluluk vermeden korumak, çocuğu gerçek hayatın kararlarına hazırlamadan büyütmek de bağımsızlaşmayı geciktirebilir. Ev içinde bütçeye katkı, gündelik işlerin paylaşılması ve gelecek planlarının açıkça konuşulması, genci evden uzaklaştırmak için değil, yetişkin yaşamına ortak etmek için önemlidir.
Aile desteği bir güvence olabilir; fakat bu güvence, kişinin kendi hayatını kurma çabasının yerine geçmemelidir. Öte yandan gençleri hayata hazırlamak sadece ailelerin görevi değildir. Eğitim kurumları mesleklerin gerçek koşullarını anlatmalı; öğrenciler staj ve uygulamalarla çalışma hayatını tanımalıdır.
İşverenler de gençlerden deneyim isterken onlara deneyim kazanacakları adil fırsatlar sunmalıdır. Kamu politikaları, nitelikli istihdamı ve insan onuruna yakışır ücretleri güçlendirmelidir. Gençlerden fedakârlık beklerken karşılığında umutsuzluk ve güvencesizlik sunulursa, çalışma hayatına katılımı yalnızca öğütlerle artırmak mümkün olmaz.
“Ev genci” sözünü bir suçlama gibi kullanmak yerine, arkasındaki nedenleri ayrı ayrı konuşmalıyız. Gerçekten iş bulamayan gencin önündeki engeli kaldırmak, emeğinin karşılığını alamayanı korumak ve çalışabilecek durumda olduğu hâlde sürekli erteleyen gence sorumluluk duygusu kazandırmak aynı politikanın işi değildir.
Toplumun görevi, gençleri tek bir kalıba sokmak değil; her durumun nedenini anlamaktır. Gençlerin de hayallerini ülkenin ve mesleklerin gerçekleriyle buluşturması gerekir. Gelecek, yalnızca iş aramakla değil, fırsatları değerlendirmek, hakları savunmak ve sorumluluk üstlenmekle kurulur.