Bir fabrikada kullanılmadan bekletilen makineleri gördüğümüzde bunun ekonomik bir kayıp olduğunu hemen anlarız. Boş yere yanan ışıklar, çöpe atılan gıdalar, tamamlanmadan bırakılan yatırımlar ve gereksiz kamu harcamaları da israf olarak dikkatimizi çeker. Çünkü bunların maliyeti hesaplanabilir, faturası çıkarılabilir ve bütçedeki karşılığı gösterilebilir.
Fakat bir ülkenin en büyük kaybı, her zaman rakamların açıkça gösterdiği yerde değildir. Bazen yıllarca eğitim almış bir gencin alanı dışında çalışmasında, bazen düşüncelerine değer verilmeyen deneyimli bir çalışanın sessizliğinde, bazen de üretmek istediği hâlde çalışma hayatının dışında kalan bir kadının yaşamında saklıdır.
İsrafın en pahalısı, insanın sahip olduğu yeteneğin kullanılamamasıdır.
Türkiye, genç ve dinamik nüfusuyla önemli bir insan kaynağına sahiptir. Bu özellik uzun yıllar boyunca ekonomik kalkınma açısından büyük bir fırsat olarak değerlendirildi. Ancak genç nüfusa sahip olmak tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, bu nüfusa nitelikli eğitim vermek, uygun çalışma alanları oluşturmak ve insanların yeteneklerini doğru görevlerle buluşturmaktır.
OECD’nin karşılaştırılabilir verilerine göre Türkiye’de 15–64 yaş grubundaki istihdam oranı 2024’ün üçüncü çeyreğinde yüzde 55,2 seviyesindeyken OECD ortalaması yüzde 70,3’tü. Türkiye bu oranla OECD ülkeleri arasında son sırada yer alıyordu. Bu tablo, yalnızca iş bulamayanları değil, çalışma çağında olduğu hâlde iş gücüne katılamayan geniş bir kesimi de düşündürmektedir.
Burada nüfus büyüklüğünü de hesaba katmak gerekir. Türkiye’yi beş ya da on milyon nüfuslu bir İskandinav ülkesiyle hiçbir ayrım yapmadan karşılaştırmak adil olmayabilir. Büyük bir nüfus için eğitim, sağlık, ulaşım, çocuk bakımı ve istihdam imkânı oluşturmak daha yüksek bir yönetim kapasitesi gerektirir.
Fakat nüfusun fazla olması düşük istihdamın kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Almanya ve ABD gibi kalabalık ülkelerin daha yüksek istihdam düzeylerine ulaşabilmesi, asıl belirleyicinin nüfus sayısından çok ekonomik ve kurumsal yapılar olduğunu göstermektedir.
Nüfus, doğru yönetildiğinde büyük bir iç pazar, geniş bir üretim gücü ve zengin bir yetenek havuzudur. İyi yönetilemediğinde ise işsizlik, kayıt dışılık, gelir eşitsizliği ve umutsuzluk üretir. Bu nedenle nüfus büyüklüğü bir mazeret değil, dikkate alınması gereken yönetim ölçeğidir.
Türkiye’deki insan kaynağı kaybının en belirgin olduğu alanlardan biri kadınların çalışma hayatına katılımıdır. TÜİK’in 2025 verilerine göre iş gücüne katılma oranı erkeklerde yüzde 71,3 iken kadınlarda yüzde 36,2’de kalmıştır. Başka bir ifadeyle kadınların önemli bir bölümü ekonomik üretimin dışında bulunmaktadır.
TÜİK 2025 İŞ GÜCÜ İSTATİSTİKLERİ
Bu durumun yalnızca kadınların kişisel tercihleriyle açıklanması mümkün değildir. Çocuk ve yaşlı bakımının büyük ölçüde kadınların sorumluluğuna bırakılması, kreşlerin yetersizliği, esnek çalışma olanaklarının sınırlı kalması ve toplumsal kabuller bu tablonun oluşmasında etkilidir. İskandinav ülkelerinde çocuk bakım hizmetleri ve ebeveyn izinleri sosyal politikanın önemli bir parçası hâline getirilirken Türkiye’de bakım yükü çoğunlukla ailenin, aile içinde de kadının omuzlarında kalmaktadır.
Bir ülke kız çocuklarının eğitimine yatırım yapıyor, onları üniversitelerden mezun ediyor; fakat sonrasında çalışma hayatına katılmalarını kolaylaştıracak şartları oluşturamıyorsa kendi yatırımının karşılığını alamıyor demektir.
Benzer bir kayıp gençler açısından da yaşanmaktadır. Eğitimini tamamladığı hâlde iş bulamayan, iş deneyimi olmadığı gerekçesiyle geri çevrilen veya geçimini sağlamak için uzmanlık alanıyla ilgisi bulunmayan işlerde çalışan gençler bulunmaktadır. İşsiz kalan bir üniversite mezunu yalnızca maaşından mahrum değildir. Onun eğitimi için ailesinin yaptığı fedakârlıklar, kamunun kullandığı kaynaklar ve yıllar boyunca harcanan emek de beklemeye alınmıştır.
Daha da düşündürücü olan, bazı gençlerin ne eğitimde ne de istihdamda yer almasıdır. OECD’ye göre 2024 yılında 15–29 yaş grubundaki gençlerin ne eğitimde ne de istihdamda bulunma oranı OECD genelinde yaklaşık yüzde 14’tü. Türkiye ise yaklaşık yüzde 23 ile bu ortalamanın oldukça üzerinde bulunuyordu.
OECD RAPORU
Çalışma hayatındaki israf yalnızca işsizlerle sınırlı değildir. Bir insanın çalışıyor olması, yeteneklerinden yararlanıldığı anlamına gelmez. Alanı dışında çalışan mühendis, yalnızca evrak taşıyan uzman, görüşleri sorulmayan akademisyen veya yılların deneyimine sahip olduğu hâlde karar süreçlerinin dışında bırakılan çalışan da insan kaynağının eksik kullanılmasına örnektir.
Kurumlarda liyakatin yerini yakınlık, üretkenliğin yerini görünürlük ve sorumluluğun yerini itaat aldığında yetenekli insanlar ya sessizleşir ya da başka bir yer aramaya başlar. Böylece kurum çalışanını kaybetmeden önce onun heyecanını, girişimciliğini ve aidiyetini kaybeder. Masasında oturmaya devam eden fakat düşüncesini artık paylaşmayan insan, görünmeyen bir ekonomik kayba dönüşür.
İskandinav ülkelerinin başarısı yalnızca nüfuslarının az veya gelirlerinin yüksek olmasıyla açıklanamaz. Bu ülkelerde eğitim ile çalışma hayatı arasındaki bağın güçlü tutulması, kadınların istihdama katılımının desteklenmesi, yaşam boyu eğitimin yaygınlaştırılması ve işini kaybeden insanın yeni beceriler kazanarak yeniden sisteme dâhil edilmesi önemli rol oynamaktadır.
ABD ise farklı bir model sunar. İş güvencesi ve gelir dağılımı açısından önemli sorunlar taşımasına rağmen üniversite–sektör ilişkisi, girişimcilik kültürü, staj imkânları ve meslekler arasındaki geçişler daha hareketlidir. Avrupa sosyal korumayı, ABD piyasa esnekliğini öne çıkarırken Türkiye’nin kendi nüfusuna, ekonomik yapısına ve toplumsal ihtiyaçlarına uygun bir sistem kurması gerekmektedir.
Çözüm, başka ülkelerin uygulamalarını olduğu gibi kopyalamak değildir. Eğitim programları ülkenin üretim hedefleriyle uyumlu hâle getirilmeli, mesleki eğitim güçlendirilmeli, kadınların çalışma hayatına katılımını kolaylaştıracak bakım hizmetleri yaygınlaştırılmalı ve kamu ile özel sektörde liyakat vazgeçilmez bir ilke olmalıdır. Gençlere yalnızca diploma değil, deneyim kazanabilecekleri gerçek çalışma alanları da sunulmalıdır.
Tasarruf yalnızca musluğu kapatmak, kâğıdı dikkatli kullanmak veya ışıkları söndürmek değildir. Gerçek tasarruf, insanın içindeki ışığın sönmesine izin vermemektir.
Çünkü para yeniden kazanılabilir, binalar yeniden yapılabilir, makineler yenilenebilir. Ancak üretmeden geçen yılların, körelen yeteneklerin ve kaybedilen umudun yerine yenisini koymak kolay değildir.
Bir ülkenin en pahalı israfı, sahip olmadığı kaynaklar değil; sahip olduğu hâlde değerlendiremediği insandır.