Bir zamanlar mahallenin bakkalı yalnızca ekmek, süt veya şeker satmazdı. Parası yetmeyenin ihtiyacını veresiye defterine yazar, borcun ödeneceği günü değil, verilen sözü önemserdi.
O defter, bugünün kredi kartına benzerdi; fakat limiti banka değil, insanlar arasındaki güven belirlerdi.
Sokağın terzisi ölçümüzü, elektrikçisi evimizin tesisatını, kundura ustası ayakkabımızın geçmişini bilirdi.
Bozulan hemen atılmaz, onarılırdı. Esnaf müşterisini satış rakamı olarak görmez; ailesini, sıkıntısını, sevincini tanırdı. Bazen bir selam, alışverişten daha değerliydi.
Şimdilerde bu dükkânlar sanki bir sis perdesinin arkasında yavaşça kayboluyor.
Artan kiralar, zincir mağazalar, internet alışverişi ve yetişmeyen çıraklar küçük işletmelerin kepenklerini indiriyor.
Yerlerine daha parlak tabelalar geliyor; ancak mahalle aynı sıcaklığı bulamıyor.
Elbette yeni ticaret düzeni hız, çeşitlilik ve kolaylık sağlıyor. Fakat sistem hangi ürünü aldığımızı bilse de kim olduğumuzu bilmiyor.
Eski bakkal ise bazen neye ihtiyacımız bulunduğunu biz söylemeden anlardı.
Esnaf kaybolduğunda şehir yalnızca ekonomik bir değer yitirmez. Hafızasını, güvenini, dayanışmasını ve insan sıcaklığını da kaybeder.
Çünkü kapanan her kepenk, bir işletmenin ötesinde, mahalleliyi birbirine bağlayan görünmez köprülerden biridir.
Şehir büyümeyi sürdürürken sokaklar kalabalıklaşabilir; fakat insanlar birbirini tanımıyorsa mahalle ruhu sessizce küçülür.