Bir sınır kapısının açıldığı gün kameralar araçlara, görevlilere ve ilk yolculara çevrilir. Tokalaşmalar kaydedilir, açıklamalar yapılır, yeni bir dönemin başladığı söylenir. Oysa asıl sınav, kameralar uzaklaştıktan sonra başlar. Çünkü insanların geçebileceği bir yol açmakla birbirlerine güvenebilecekleri bir ortam oluşturmak aynı şey değildir.
Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşmeyi değerlendirirken bu fark üzerinde düşünmek gerekiyor. İki komşu ülkenin ilişkilerini yalnızca sınırdaki demir kapılardan ibaret göremeyiz.
Geçmişten taşınan acılar, aile anlatıları, tarih yorumları ve siyasi anlaşmazlıklar insanların birbirine bakışını etkiliyor. Haritada birbirine yakın duran toplumlar, zihinlerinde oldukça uzak yaşayabiliyor. Bu mesafe, bir imza atıldığı veya geçişler başladığı anda kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır.
Ermeni toplumunun bazı kesimlerinde Türklere yönelik yerleşmiş önyargıların yakınlaşmayı zorlaştırabileceğini açıkça konuşabilmeliyiz. Ancak bütün Ermenileri aynı düşüncenin temsilcisi saymak, aşmaya çalıştığımız sorunu yeniden üretir.
Türkiye’de Ermenilere yönelik peşin hükümleri de sorgulamak gerekir. Her iki toplumda farklı düşünen, komşusunu tanımak isteyen, geleceğini sürekli gerilim içinde geçirmek istemeyen insanlar bulunduğunu unutmamalıyız.
Tarihî hafızayı korumakla bugünkü insanı geçmişin bütün hesaplarından sorumlu tutmak arasında önemli bir ayrım vardır. İnsanlardan ailelerinin acılarını unutmalarını istemek adil değildir.
Bununla birlikte, yeni kuşakların birbirini tanımadan suçlamalar devralmasını doğal kabul edemeyiz. Geçmişe ilişkin görüş ayrılıkları sürerken de karşılıklı saygı geliştirilebilir. Bunun ilk şartı, karşımızdakini dinlemeyi kendi kimliğimizden vazgeçmek olarak görmemektir.
Meselenin insani boyutu burada belirginleşiyor. Ermenistan’daki bir gencin eğitim, çalışma ve dünyayla bağlantı kurma isteği, siyasi tartışmaların dışında da değerlidir. Türkiye’nin sınır bölgelerinde yaşayan insanların ekonomik beklentileri de aynı şekilde dikkate alınmalıdır.
Ulaşımın kolaylaşması, ticaretin gelişmesi ve karşılıklı ziyaretlerin artması yeni imkânlar oluşturabilir. Bu imkânları hayata geçirmek için güvenilir kurallara ve öngörülebilir ilişkilere ihtiyaç vardır. Yakınlaşmayı bir tarafın diğerine lütfu gibi sunmak ise daha başlangıçta eşitlik duygusunu zedeler.
Kalıcı ilişkiler, karşılıklı yararın açıkça görülebildiği zeminde gelişir. Esnafın müşterisine, öğrencinin arkadaşına, araştırmacının çalışma ortağına güvenebilmesi gerekir. Birlikte üretilen küçük bir başarı, kimi zaman uzun diplomatik açıklamalardan daha anlaşılır bir karşılık bulabilir.
Üniversiteler, meslek kuruluşları ve yerel yönetimler bu nedenle sürecin dışında kalmamalıdır. Bütün bu sorumluluğu halka yüklemek kolaycılık olur. Siyasetçiler görüşme masasında kurdukları yapıcı dili kendi kamuoyları karşısında da sürdürebilmelidir.
Bir gün yakınlaşmayı savunup ertesi gün toplumsal öfkeyi besleyen ifadeler kullanmak, verilen mesajların güvenilirliğini aşındırır. Yönetimlerin samimiyeti, yalnızca olumlu günlerde söyledikleriyle değil, anlaşmazlık çıktığında nasıl davrandıklarıyla anlaşılır.
İletişimi koruyabilmek, özellikle zor zamanlarda değer kazanır. Medyaya düşen görev de gerçeği saklamadan, tahrikin taşıyıcısı olmamaktır.
Bir kişinin sözünü bütün bir halkın niyeti gibi sunmak, doğrulanmamış bir görüntüyü öfkeyle dolaşıma sokmak veya her gelişmeyi teslimiyet söylemiyle anlatmak çözüm alanını daraltır.
Haber verme sorumluluğu, kullanılan başlığın toplumda doğuracağı etkiyi düşünmeyi de içerir. Aynı özen sosyal medya kullanıcıları için de gereklidir. Elbette eleştiriyle tahriki birbirine karıştırmamalıyız.
Ermenistan yönetiminin bir kararını sorgulamak, Türkiye’nin güvenliğini savunmak veya Azerbaycan’ın hak ve güvenlik beklentilerini dikkate almak meşrudur. Türkiye–Ermenistan ilişkileri bölgesel dengelerden bağımsız düşünülemez.
Fakat somut bir politikaya yöneltilmesi gereken itiraz, insanların etnik kimliğine yöneldiğinde mesele ağırlaşır. Haklı bir kaygıyı savunmanın gücü, kullanılan dilin ölçüsünden de gelir. Bu nedenle açılacak bir kapının ardından doğabilecek sorunlara hazırlıklı olmak gerekir.
Gümrük işlemlerinden ziyaretçilerin güvenliğine, ticari anlaşmazlıklardan yanlış bilgilendirmeye kadar birçok konuda açık işleyiş kurulmalıdır. İlk aksaklığı bütün yakınlaşmanın başarısızlığı saymak da her sorunu iyimser sözlerle geçiştirmek de doğru olmaz. Güven, sorun çıkmamasıyla değil, çıkan sorunun adil ve şeffaf biçimde çözülebilmesiyle güçlenir.
Buradan bütün komşularımızla ilişkilerimize uzanan bir ilke çıkarabiliriz. “Sıfır sorun”, ulaşılmak istenen bir hedef olarak anlamlıdır; bütün çıkar farklılıklarının ortadan kalkacağına dair bir garanti olarak görülemez.
Hiçbir ülke, ilişkilerin yönünü tek başına belirleyemez. Türkiye açısından esas olan, egemenliğini, güvenliğini ve ekonomik menfaatlerini gözetirken anlaşmazlıkları yönetebilecek diplomatik kanalları açık tutmaktır. Karşılıklılık bu yaklaşımın temelidir. Ülke menfaatlerini korumak, her kapının kapalı kalmasını gerektirmez. Bazen güçlü bir müzakere, düzenli temas ve karşılıklı bağımlılığın dikkatle yönetilmesi daha geniş hareket alanı sağlar.
Bunun başarısı aceleci beklentilere değil, somut adımlara bağlıdır. Verilen sözlerin yerine getirilmesi, insanları aşağılayan söylemlerden uzak durulması ve kazanımların toplumlara anlatılması sürece dayanıklılık kazandırabilir. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması bu yüzden bir sonuca varmak kadar, yeni bir sorumluluk üstlenmek anlamına gelecektir.
Kapıdan geçen insanların karşılaşmaları, yıllardır anlatılanların yanına kendi deneyimlerini ekleyecektir. O deneyimlerin nasıl şekilleneceğinde devletlerin, medyanın ve vatandaşların payı bulunacaktır.
İyi komşuluk, bütün meselelerde aynı düşünmek değildir. Anlaşamadığımızda birbirimizin geleceğini tehdit etmeden çözüm arayabilmektir. Kapıyı açmak bir 3 karardır; o kapıdan güvenle geçilebilmesini sağlamak ise iki tarafın birlikte vereceği emektir.