Bir ülkenin gücü, sınırlarını koruma kapasitesi kadar, sınırları içinde yaşayan insanların onurunu koruyabilmesiyle de ölçülür. Türkiye Cumhuriyeti açısından önceliğimiz; farklı inançlara, kökenlere, yaşam biçimlerine ve siyasi görüşlere sahip bütün vatandaşların güven içinde yaşamasıdır. Ancak adalet anlayışımız sınır kapılarında sona ermemelidir.
Dünyanın herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan insanların sesini duyurmak da insani sorumluluğumuzun parçasıdır. İnsan hakları, yalnızca uluslararası belgelerde yer alan güzel ifadeler olarak kalamaz.
Eğitim almak, düşüncesini açıklamak, inancını yaşamak, ayrımcılığa uğramamak ve hukuki güvence altında bulunmak, gündelik hayatın somut ihtiyaçlarıdır. Bu hakların gerçek değeri, onları savunmanın siyasi açıdan zorlaştığı anlarda ortaya çıkar.
Dostlarımız söz konusu olduğunda sustuğumuz bir haksızlığa, başkaları yaptığında itiraz etmemiz inandırıcılığımızı zayıflatır. Azerbaycan ile Türkiye arasındaki tarihsel ve kültürel yakınlık değerlidir.
Ortak hafızamız, dil bağlarımız ve karşılıklı dayanışmamız, iki toplum arasında güçlü bir aidiyet oluşturur. Fakat bu yakınlık, Azerbaycan halkıyla ülkeyi yöneten siyasi kadroları aynı kabul etmemizi gerektirmez. Bir yönetimin kararlarını eleştirmek, o ülkenin insanlarına karşı olmak değildir. Aksine, kardeşlik iddiası onların özgürlükleriyle de ilgilenmeyi gerektirir.
Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin eğitimden dışlandığı yönündeki haberler, bu nedenle yalnızca ülkenin iç siyasetine ait bir tartışma olarak görülemez. Bir çocuğun eğitimine devam edebilmesi, inancını görünür kılan bir kıyafeti çıkarmasına bağlanıyorsa, burada ciddi bir hak sorunu vardır. Öğrencinin geleceğini etkileyen bir uygulamayı değerlendirirken devletin ideolojik tercihinden önce çocuğun eğitim hakkını ve esenliğini gözetmek gerekir.
Laiklik, farklı inançların ve inançsızlığın eşit hukuki koruma altında bulunmasını sağlamalıdır. Başını örten bir öğrenciyi okuldan uzaklaştırmak da örtmeyen bir öğrenciye baskı yapmak da aynı özgürlük anlayışıyla bağdaşmaz.
Savunulması gereken, herkesin aynı görünmesi değil, farklılıklarıyla eşit koşullarda yaşayabilmesidir. Devletin tarafsızlığı, bireyin kimliğini silmesiyle değil, hiçbir kimliği üstün veya aşağı saymamasıyla anlam kazanır. Bu uygulamaları eleştiren kişilere yönelik suçlamalar ise ayrıca dikkatle incelenmelidir.
Barışçıl protesto, sert siyasi eleştiri ve yönetimin değişmesini istemek, kendiliğinden şiddet çağrısı değildir. Bir devletin güvenlik gerekçesi ileri sürmesi, bütün işlemlerini tartışmasız biçimde meşru kılmaz. Suçlamalar somut delillere dayanmalı; bağımsız yargılama, savunma hakkı ve ölçülülük ilkeleri korunmalıdır.
Aksi durumda hukuk, eleştiriyi susturmanın aracına dönüşebilir. Türkiye’de yaşayan kişilerin yalnızca düşüncelerinden dolayı yabancı bir yönetimin baskısıyla cezalandırılması ihtimali, bizim açımızdan da temel bir sınavdır.
Ankara’nın sorumluluğu, diplomatik ilişkileri yürütürken kendi hukuk düzenini ve insanların temel haklarını korumaktır. Hiçbir dış ilişki, barışçıl eleştirinin pazarlık konusu yapılmasını haklı gösteremez. Bir iktidarın güvenilirliği, zor zamanlarda vatandaşının özgürlüğünü ne ölçüde savunduğuyla da ilgilidir.
Elbette devletler arasında adli yardımlaşma mümkündür. Gerçek suçların soruşturulması için yürütülen hukuki süreçlerle siyasi baskı taleplerini birbirinden ayırmak gerekir. Bu ayrımı yapmanın yolu, suçlamaları otomatik olarak kabul etmek veya reddetmek değildir. İsnat edilen eylemi, delilleri ve adil yargılanma güvencelerini incelemektir. Kişinin sözleri rahatsız edici olabilir; ancak rahatsızlık, özgürlüğünü elinden almak için yeterli gerekçe olamaz.
Türkiye ile Azerbaycan’ın enerji, ulaşım, ticaret ve güvenlik alanlarında ortak çıkarlarının bulunması, insan hakları konusundaki soruları ortadan kaldırmaz.
Stratejik ortaklık, tarafların bütün kararlarına koşulsuz destek vermesi anlamına gelmemelidir. Sağlam ilişkiler, anlaşmazlıkların açıkça konuşulabildiği ve karşılıklı sınırların gözetildiği ilişkiler olmalıdır. Eleştirinin dostluğa ihanet sayıldığı bir ortamda güven gelişmez; yalnızca sorunların üzeri geçici olarak örtülür.
Aynı tutarlılık, İsrail yönetiminin Gazze’deki eylemlerine karşı alınan tavır bakımından da gereklidir. Filistinlilerin yaşamını, özgürlüğünü ve insan onurunu savunurken başvurduğumuz ilkeler, başka halklar için de geçerli olmalıdır.
İhlallerin ölçeği, niteliği ve hukuki değerlendirmesi farklılaşabilir. Buna karşılık, mağdurun hak sahibi olması değişmez. Dış politikadaki yakınlıklarımız, kimin acısını önemli bulacağımızı belirleyen bir ölçüte dönüşmemelidir.
Bu nedenle Azerbaycan yönetiminin İsrail ile ilişkileri de kamuoyunun eleştirisine açıktır. Bölgesel çıkarlar ve güvenlik hesapları, ağır insan hakları ihlalleri karşısındaki sorumluluğu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Türkiye’nin beklentisi, kendi dış politikasının eksiksiz biçimde benimsenmesi olamaz. Ancak ortaklık kurduğu yönetimlerden, insan hayatını koruyan ilkeleri ciddiye almalarını ve iş birliklerinin sonuçlarını değerlendirmelerini istemesi meşrudur. İlişkileri insan haklarına göre düzenlemek, hemen bütün bağları koparmak anlamına gelmez. Öncelikle ihlaller açıkça dile getirilmeli, mağdurların talepleri dinlenmeli ve somut iyileştirmeler istenmelidir.
Diplomatik temasların başarısı yalnızca verilen dostluk fotoğraflarıyla ölçülmemelidir. Öğrencilerin okula dönebilmesi, barışçıl eleştirinin cezalandırılmaması ve hukuki güvencelerin güçlenmesi gibi sonuçlar da ilişkilerin değerlendirilmesinde yer almalıdır.
Bu yaklaşımın bir başka şartı, aynı ölçüyü kendimize uygulamaktır. Türkiye’de farklı kimliklerin haklarını savunmadan başka ülkelerdeki özgürlük sorunlarına kalıcı bir ahlaki ağırlıkla müdahil olamayız.
İçeride eşit yurttaşlıkla dışarıda insan haklarını savunmak birbirini tamamlar. Tutarlılık, eleştirimizin yönünü çıkarlara göre değiştirmemeyi ve gerektiğinde kendi yönetimimizin uygulamalarını da sorgulayabilmeyi gerektirir.
Böylece hak savunusu siyasi tercihin ötesinde güvenilir bir ilkeye dönüşebilir. Benim için kardeşliğin değeri, insanların onurlu yaşamasına sunduğu katkıda yatar. Azerbaycan halkına duyduğumuz yakınlık, hakları konusunda sessiz kalmamızın gerekçesi olamaz.
Türkiye’nin dostluğu, yönetimlerin her kararını onaylayan bir bağlılık yerine, toplumların geleceğini gözeten bir dayanışma üretmelidir. İnsanların eğitime, özgürlüğe ve adalete erişebildiği bir ilişkiyi savunmak, kardeşliğe sahip çıkmanın en somut yollarından biridir.