Hayatın ilk yıllarından itibaren çocuklara kazanmanın önemi anlatılıyor. Sınavlarda yüksek not almaları, yarışmalarda dereceye girmeleri ve girdikleri her mücadeleden başarıyla çıkmaları bekleniyor.
Aileler çocuklarının öne geçmesini istiyor, okullar başarı listeleri hazırlıyor, toplum kazananları alkışlıyor. Fakat bütün bu çabanın arasında önemli bir soruyu unutuyoruz: Çocuklarımıza kazanmayı öğretirken kaybetmeyi de öğretebiliyor muyuz?
Kazanmak elbette değerlidir. İnsanı emek vermeye, hedef belirlemeye ve zorluklarla mücadele etmeye yöneltir. Sorun, kazanmanın hayatın tek geçerli sonucu hâline getirilmesiyle başlıyor.
Başarı insanın değerini belirleyen bir ölçüye dönüştüğünde, yenilgi yalnızca istenmeyen bir sonuç olmaktan çıkıp kişiliğe yöneltilmiş ağır bir hüküm gibi algılanıyor. Sınavı kazanamayan genç kendisini yetersiz, ticarette zarar eden kişi beceriksiz, yarışmada geride kalan çocuk değersiz hissedebiliyor.
Oysa bir insanın kaybetmesi ile kaybeden bir insan olması aynı şey değildir.
Hayat hiçbirimize sürekli başarı vadetmez. Bazen çok çalıştığımız hâlde istediğimiz sonucu alamayız. Kimi zaman bizden daha hazırlıklı biriyle karşılaşır, bazen de kendi hatalarımız nedeniyle hedefimizden uzaklaşırız. İnsanın karakterini belirleyen asıl unsur, yenilginin ardından nasıl davrandığıdır.
Kaybetmeyi bilmeyen kişi, yaşadığı sonuca mutlaka bir suçlu arar. Sınav kötü geçtiğinde öğretmen, maç kaybedildiğinde hakem, ticarette zarar edildiğinde müşteri, ilişki bozulduğunda karşı taraf sorumlu tutulur.
Elbette haksızlıkların ve kontrolümüz dışındaki koşulların etkili olduğu durumlar vardır. Ancak her başarısızlığı dışarıdaki nedenlerle açıklamak, insanı kendi payıyla yüzleşmekten uzaklaştırır. Sorumluluk almayan kişi, hatalarından öğrenme fırsatını da kaybeder.
Bu anlayışın temelleri çoğu zaman çocuklukta atılıyor. Çocuk bir oyunu kaybettiğinde ailesi hemen rakibini veya kuralları suçluyorsa ona farkında olmadan yenilgiyi reddetmeyi öğretiyor.
Başarısız olduğunda mazeretler hazırlanıyor, ikinci olduğunda elde ettiği derece küçümseniyorsa çocuk hayatın yalnızca birincilere değer verdiğine inanmaya başlıyor.
Bazı çocuklar ailelerinin sevgisini de başarıya bağlıymış gibi hissediyor. Yüksek not aldığında takdir edilen, düşük notla eve geldiğinde aşağılanan çocuk zamanla başarısızlıktan değil, sevgiyi kaybetmekten korkuyor.
Bu korku onu daha çok çalışmaya yöneltebileceği gibi hatasını gizlemeye, suçu başkasına yüklemeye veya kazanmak için kuralları çiğnemeye de sürükleyebilir.
Çocuklara kaybetmeyi öğretmek, mücadeleden vazgeçmelerini istemek değildir. Aksine, sonucu dürüstçe karşılayabilecek bir iç güç kazandırmaktır. Yenilgiyi kabul etmek ile ona teslim olmak birbirinden farklıdır. Kabul etmek, gerçekle yüzleşerek yeni bir yol aramak; teslim olmak ise yeniden denemekten vazgeçmektir.
Bu nedenle çocuk kaybettiğinde yalnızca “Üzülme” demek yerine ona doğru sorular yöneltmeliyiz: “Bu deneyim sana ne öğretti?”, “Bir sonraki sefer neyi farklı yapabilirsin?” Böylece yenilgi, çocuğun kişiliğini yaralayan bir sonuç olmaktan çıkar ve gelişmesine yardımcı olan bir deneyime dönüşür.
Kaybetme kültüründeki eksiklik yalnızca çocuklarda görülmüyor. Yetişkinler olarak günlük hayatımızda da sürekli haklı çıkmaya çalışıyoruz. Özür dilemeyi zayıflık, geri adım atmayı mağlubiyet, fikrimizi değiştirmeyi tutarsızlık olarak görüyoruz. Bu nedenle çözülmesi mümkün olan birçok mesele, gereksiz bir üstünlük mücadelesine dönüşüyor.
Sporda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Kazanan taraf rakibini küçümseyebiliyor, kaybeden taraf sonucu kabul etmek yerine öfkeye sarılabiliyor. Oysa spor; mücadele kadar kurala bağlılığı, rakibe saygıyı ve sonuca tahammülü de öğretmelidir. Rakibinin başarısını kabul edemeyen kişi, kendi başarısının değerini de tam olarak kavrayamaz.
Kaybetmeyi bilmeyen toplum, zamanla kazanmayı da yanlış anlamaya başlar. Başarı yalnızca üstün gelmek ve başkalarını geride bırakmak olarak görülür. Böyle bir ortamda dürüstlük, nezaket ve adalet ikinci plana itilebilir. Oysa kuralları çiğneyerek, başkasının hakkını yiyerek veya rakibini aşağılayarak elde edilen sonuç görünüşte zafer olsa bile ahlaki açıdan bir yenilgidir.
Çocuklarımıza her koşulda kazanmaları gerektiğini değil, ellerinden gelenin en iyisini dürüstçe yapmalarını öğretmeliyiz. Kazandıklarında ölçülü olmayı, kaybettiklerinde rakiplerini tebrik edebilmeyi, hata yaptıklarında sorumluluk almayı ve düştüklerinde yeniden ayağa kalkmayı gösterebilmeliyiz. Çünkü gerçek özgüven, insanın her mücadeleyi kazanacağına inanması değildir; yenilse bile değerinden bir şey kaybetmeyeceğini bilmesidir.
Bir toplumun olgunluğu yalnızca kazananlarına nasıl davrandığıyla ölçülmez. Kaybedenleri aşağılayıp aşağılamadığına ve başarısız olanlara yeniden deneme fırsatı verip vermediğine de bakılır. Kaybı utanca dönüştüren toplumlar korkan bireyler, onu öğrenme imkânı olarak gören toplumlar ise dayanıklı insanlar yetiştirir.
Çünkü kazanmak insana sevinç verir; kaybetmeyi onurla karşılamak ise insanı olgunlaştırır. Asıl başarı hiç yenilmemek değil, yenildiğimizde insanlığımızı, adalet duygumuzu ve yeniden başlama cesaretimizi kaybetmemektir.