Hava Durumu

Kimin barışı?

Yazının Giriş Tarihi: 23.10.2026 00:05
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.10.2026 00:05

Bir mahalle düşünün. Çocuklar, aralarındaki kavgaları bitirmek için bir araya geliyor. Kimsenin dışlanmayacağı, güçlünün zayıfı ezemeyeceği bir düzen kurmaya karar veriyorlar. Herkes konuşacak, anlaşmazlıklar birlikte çözülecek.

Fakat toplantının sonunda öğreniliyor ki beş çocuktan herhangi biri itiraz ettiğinde, diğerlerinin ortak kararı geçersiz sayılacak. Böyle bir mahallede huzurun güvencesi kurallar mı olur, ayrıcalıklı çocukların rızası mı?

24 Ekim Birleşmiş Milletler Günü yaklaşırken zihnimde bu soru dolaşıyor. Çünkü kuruluş yıl dönümleri, kurumların yalnızca amaçlarını hatırlatmak için değildir. Verilen sözlerle yaşanan gerçekler arasındaki mesafeyi ölçmek de gerekir.

Hele kuruluş gerekçesi insanlığı savaşın yıkımından korumaksa, yapılacak değerlendirme tören konuşmalarından daha ağır bir sorumluluk taşır. Kutlama kadar hesap sorma cesaretine de ihtiyaç vardır.

Birleşmiş Milletler Şartı, 24 Ekim 1945’te yürürlüğe girdi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından insanlık, benzer bir felaketin yeniden yaşanmasını önleyecek uluslararası bir yapı oluşturdu. Barış, insan hakları ve iş birliği bu yapının temel vaatleriydi.

Milyonlarca insanın ölümünün ardından ortaya çıkan beklenti anlaşılırdı: Devletler anlaşmazlığa düştüğünde bedeli çocuklar ödemeyecekti.

Ancak barış ve güvenlikle ilgili kararların merkezindeki Güvenlik Konseyinde eşitlik sınırlı kaldı. On beş üyeli Konseyin beş daimi üyesi, ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa, veto ayrıcalığına sahip.

Esas konularda diğer on dört üye aynı yönde oy kullansa bile bu ülkelerden birinin olumsuz oyu kararın alınmasını engelleyebiliyor.

Diğer üyelerin hiçbir etkisi olmadığını söylemek doğru olmaz. Beş daimi üye de tek başına istediği kararı çıkaramaz; gerekli çoğunluğu sağlamak zorundadır. Fakat burada belirleyici eşitsizlik, bir kararı kabul ettirmekten çok onu durdurabilme gücündedir.

Herkesin konuşabildiği bir masada, yalnızca bazılarına son sözü söyleme imkânı tanınmıştır. Söz hakkıyla karar gücü arasındaki fark tam burada görünür.

Bu farkın ne anlama geldiğini Gazze üzerinden düşünelim. 20 Kasım 2024’te Güvenlik Konseyinde derhâl ateşkes isteyen karar tasarısına on dört üye destek verdi. ABD’nin vetosu nedeniyle tasarı kabul edilmedi.

Böylece çoğunluğun talebi, tek bir devletin itirazını aşamadı. Bu, sistemin nasıl işlediğine ilişkin varsayımsal bir örnek değil, kayıtlara geçmiş somut bir oylamadır.

Diplomatik belgelerde bu olay birkaç satırla anlatılabilir. Fakat saldırıların ortasında kalan bir aile açısından karşılığı çok başkadır. Beklenen karar, geceyi güven içinde geçirebilme ihtimalidir.

Bir hastanın tedaviye ulaşması, bir çocuğun ertesi sabah uyanabilmesidir. Devletlerin gerekçeleri uzun açıklamalarla savunulurken, korunamayan insanların kayıpları hiçbir açıklamayla telafi edilemez.

İnsan hayatının değeri, hangi ülkenin müttefiki olduğuna göre değişmemelidir.

Srebrenitsa ise hafızamızdaki daha eski ve derin bir yaradır. BM Güvenlik Konseyinin güvenli bölge ilan ettiği yerde, Temmuz 1995’te Bosnalı Sırp güçleri sekiz binden fazla Boşnak erkek ve çocuğu öldürdü.

Uluslararası mahkemelerin soykırım olarak tanıdığı bu suç, korunma beklentisinin nasıl korkunç bir yalnızlığa dönüşebildiğini gösterdi. BM de Srebrenitsa halkını koruyamadığını kabul etti.

Gazze’deki veto ile Srebrenitsa’daki koruma başarısızlığı aynı mekanizmanın birebir sonucu değildir. Birinde kararın engellenmesini, diğerinde verilmiş güvencenin insanları koruyamamasını görüyoruz. Bu ayrımı yapmak önemlidir. Çünkü sağlam bir eleştiri, farklı olayları aynı açıklamaya sıkıştırmaz.

Nerede karar alınamadığını, nerede uygulamanın çöktüğünü, hangi sorumlunun neyi yapmadığını açıkça ortaya koyar. Ancak böyle bir değerlendirme gerçek hesap verebilirliğin önünü açabilir.

Bütün bunları söylerken insani yardım ulaştıran, mültecilerle çalışan, çocukların yaşamını korumaya uğraşan insanların emeğini yok sayamayız. Sahadaki bir görevlinin çabasıyla devletlerin siyasi hesapları aynı şey değildir.

Bununla birlikte, yaraları sarmaya çalışmak, yaralanmayı önleme görevindeki başarısızlığı ortadan kaldırmaz. Yardımın kıymetini teslim etmekle güvenlik düzenini sorgulamak arasında bir çelişki bulunmaz.

Liderlerin tepkilerini de bu ölçüyle değerlendirmeliyiz. Sert konuşmalar, alkışlanan cümleler ve etkileyici sloganlar kamuoyunun dikkatini çekebilir.

Asıl mesele, bunların ardından hangi girişimlerin geldiğidir.

Hukuki süreç başlatılıyor mu? Diplomatik baskı kuruluyor mu? Ekonomik çıkarlar gözden geçiriliyor mu? Savunulan ilke, dost bir devlet aynı ihlali yaptığında da korunuyor mu? Tutarlılık, tepkinin en ciddi sınavıdır.

Elbette hiçbir ülkenin liderinden tek başına dünya barışını sağlamasını bekleyemeyiz. Sorumlulukla birlikte yetki ve imkân da gerekir. Ancak bu gerçek, mevcut imkânların kullanılmamasına mazeret olamaz.

Aynı şekilde, kararı engelleme ayrıcalığına sahip devletler de bu tercihlerin siyasi ve ahlaki sonuçlarından kaçamaz. Yetkinin büyüklüğü, hesap verme yükümlülüğünü azaltmamalı; tam tersine artırmalıdır.

Bu yüzden çözümü yalnızca masaya yeni sandalyeler eklemekte aramak yetersiz kalır. Sandalyelerin sayısı artarken ayrıcalığın mantığı korunuyorsa, adalet sorunu yerinde durur.

Tartışılması gereken, hangi ülkenin daha güçlü temsil edileceği kadar, insanların korunmasının devlet çıkarlarına karşı nasıl güvenceye alınacağıdır.

Reformun ölçüsü temsilcilerin memnuniyeti değil, tehlike altındaki insanların güvenliği olmalıdır.

24 Ekim’de bayrakların önünde güzel fotoğraflar çekilebilir. Fakat asıl bakmamız gereken yer, o bayrakların korumasına güvenerek bekleyen insanlardır. Bir anne çocuğunu kurtarmak için yardım istediğinde, cevabın hangi başkentten geleceğini hesaplamak zorunda kalmamalıdır.

Dünyanın ortak çatısı olma iddiasındaki bir kurum, kapısına sığınanın hayatını beş ayrıcalıklı devletin anlaşmasına bıraktığı sürece, şu sorudan kaçamaz:

Korunan insanlık mı, güçlülerin kurduğu düzen mi?

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.