Bir ülkenin kaderi bazen sandıkta, bazen masada, bazen de sessizlikte yazılır. Ama her zaman tek bir yerde şekillenir: Liderlik anlayışında.
Liderlik, yalnızca bir koltuk meselesi değildir. Liderlik; zor zamanlarda alınan kararların ağırlığını omuzlayabilmek, alkış bittiğinde de ayakta kalabilmek, en önemlisi de milletine hesap verebilmektir. Çünkü gerçek liderlik, başarı anlatılarında değil; kriz anlarında, yalnız bırakıldığında ve yanlış anlaşılma pahasına doğru bildiğini savunabildiğinde ortaya çıkar.
Bugün Türkiye’de siyaset konuşurken çoğu zaman isimler konuşuluyor. Oysa konuşmamız gereken asıl mesele isimler değil, ölçütlerdir. Kim olduğundan çok, nasıl liderlik yaptığıdır. Çünkü isimler değişir ama liderlik anlayışı kalır; toplumu ileri taşır ya da yerinde saydırır.
HEDEF KOYABİLEN LİDERLİK
Bir lider düşünün… Ülkesinin geleceğine dair hedefler koyuyor. Bu hedefler slogan olsun diye değil, bir yol haritası oluşturmak için ortaya konuyor. Kısa vadeli alkışlar yerine uzun vadeli bedelleri göze alıyor. Popüler olmayı değil, kalıcı olmayı tercih ediyor.
Böyle bir liderlik anlayışı, günü kurtarmaya değil; bir yüzyılı inşa etmeye taliptir. Çünkü devlet yönetimi, seçim takvimine sıkışmış dar bir zaman algısıyla yapılamaz. Devlet, nesiller arası bir emanettir. Bugün atılan her adım, yarının çocuklarının hayatına dokunur.
Bu yüzden hedef koyabilen liderlik, yalnızca bir planlama meselesi değildir; aynı zamanda sorumluluk ahlakıdır.
DİSİPLİN VE TAKIM RUHU
Gerçek liderler, her şeyi tek başına yaptığını iddia edenler değildir. Aksine, doğru insanlarla doğru kadroları kurabilenlerdir. Takım çalışmasına inanmak; yetki vermeyi, güvenmeyi ve gerektiğinde geri çekilmeyi bilmeyi gerektirir.
Disiplin burada baskı anlamına gelmez. Disiplin, herkesin görevini bilmesi ve o görevi ciddiyetle yapmasıdır. Devlet yönetiminde disiplin; dağınıklığın, savrukluğun ve kişisel hırsların önüne set çekmektir.
Takım çalışmasına inanan liderlik, kurumsallığı güçlendirir. Kişilere bağlı değil, ilkelere bağlı bir yönetim anlayışı üretir. Böylece devlet, şahısların iniş çıkışlarına mahkum olmaz.
MİLLİ DURUŞ: DÜNYAYA KARŞI DİK
Milli duruş, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Milli olmak, dünyaya kapanmak değildir. Milli olmak; dünyayı tanımak ama kendi ayakları üzerinde durabilmektir. Kendi çıkarlarını başkalarının onayına sunmamaktır.
Zaman içinde “dost” denilen ülkelerin çıkarları değişebilir. Uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluklar değil, kalıcı çıkarlar vardır. Bunu görmezden gelen her siyaset, ülkesini zayıflatır. Bunu bilen liderlik ise strateji üretir, alternatifler geliştirir, bağımlılıkları azaltır.
Milli düşünen liderlik, gençliğe bu yüzden önem verir. Çünkü gençlik; yalnızca nüfus değil, gelecek demektir. Kendi ülkesine inanan, özgüveni yüksek, eleştirebilen ama köklerinden kopmayan bir gençlik olmadan hiçbir strateji sürdürülebilir değildir.
DUYGULARLA DEĞİL AKILLA OYNAMAK
Uluslararası ilişkiler, satranç gibidir. Her hamle, birkaç adım sonrasını düşünmeyi gerektirir. Duygusal çıkışlar, anlık tepkiler, iç politikaya oynayan sert söylemler; dışarıda çoğu zaman karşılık bulmaz. Hatta zarar verir. Stratejik liderlik, sabırlıdır. Bazen susar, bazen bekler, bazen de hiç beklenmedik bir anda hamle yapar. Ama her zaman masadadır. Masayı terk etmez, masayı devirmeye çalışmaz.
Bu tür bir liderlik, ülkesini ne yere düşürür ne de maceraya sürükler. Risk alır ama hesaplı alır. Güç gösterisi yapar ama ölçüyü kaçırmaz.
LİDERLİK OLMAYAN YOLLAR
Şimdi bir başka liderlik anlayışını düşünelim. Kendi ülkesinin meselelerini başka ülkelerin parlamentolarında anlatan…
Kendi halkına güvenmek yerine, yabancı başkentlerden medet uman… Siyaseti, ulusal onurdan çok kişisel ikbal üzerinden kuran…
Bu anlayış, muhalefet değildir. Bu, siyasetsizliktir. Bir ülkenin sorunları elbette konuşulur, eleştirilir, tartışılır. Ama bu tartışmanın adresi kendi halkıdır. Kendi meclisidir. Kendi kamuoyudur. Başka ülkelerin onay mekanizmaları değildir. Devlet ciddiyeti, muhalefetteyken de korunmak zorundadır. Çünkü iktidar geçicidir, muhalefet geçicidir ama devlet kalıcıdır.
AVRUPA KORİDORLARINDA SİYASET ARAMAK
Bir başka tablo daha var. Siyasi meşruiyeti, kendi seçmeninden değil; yabancı siyasetçilerin alkışından devşirmeye çalışan bir anlayış… Bu yaklaşım, farkında olmadan ülkesini zayıf gösterir. Çünkü “Beni kurtarın” dili, “Bizi yönetin” çağrısına dönüşür.
Oysa güçlü siyaset, güçlü toplumdan beslenir. Güçlü toplum ise özgüvenle ayakta durur. Kendi hatasını kendi içinde konuşur, kendi çözümünü kendi üretir.
ASIL SORUMLULUK HALKIN OMUZLARINDA
Bu noktada durup kendimize bakmak zorundayız. Çünkü siyaset yalnızca liderlerin işi değildir. Halkın tutumu, liderlerin dilini belirler. Alkışlayan bir toplum, sorgulamayan bir toplumdur. Sorgulamayan toplum ise zamanla yönlendirilmeye açık hale gelir.
Siyaseti takım tutar gibi tutmak; “Bizimkiler ne yaparsa yapsın doğrudur” demek, en büyük zararı yine o siyasi görüşe verir. Eleştiri, ihanet değildir. Tam tersine, sağlıklı bir ilişkinin göstergesidir.
Gerçek demokrasi, yalnızca sandıkta değil; zihinde başlar.
BİRLİK, KUTUPLAŞMAYLA İNŞA EDİLMEZ
Bugün dünyanın en çok ihtiyacı olan şey; daha fazla bağıran liderler değil, daha fazla düşünebilen toplumlar. Kutuplaşma, kısa vadede siyasete hareket getirir ama uzun vadede toplumu yorar. Güvensizlik üretir. Kopuşları derinleştirir.
Birlik, herkesin aynı düşünmesi değildir. Birlik; farklı düşüncelerin aynı zeminde konuşabilmesidir. Saygı, güven ve ortak gelecek duygusuyla hareket edebilmesidir.
Sonuç olarak, liderlik; alkışla değil, yükle ölçülür.
Yükü omuzlayabilenler lider olur. Yükten kaçanlar ise sadece konuşur. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; daha az slogan, daha çok sorumluluk. Daha az duygusal siyaset, daha çok akıl. Daha az dış onay arayışı, daha güçlü iç birliktir.
Ve belki de en önemlisi, siyaseti bir kavga alanı değil, ortak akıl zemini haline getirebilmektir. Çünkü bu ülke, bağıranlardan çok; düşünenlere, çalışanlara ve sorumluluk alanlara muhtaçtır.