Savaşlar çoğu zaman güvenlik, bağımsızlık, toprak ve millî çıkar kavramlarıyla açıklanır. Devletlerin hazırladığı bildirilerde stratejik hedeflerden, caydırıcılıktan ve güç dengesinden söz edilir. Fakat bütün bu ifadelerin arkasında gözden kaçırılan temel bir gerçek vardır: Savaş meydanında kaybedilen her sayı, bir insanın tamamlanamayan hayatıdır.
Ukrayna’nın, kendisinden çok daha büyük bir askerî güç karşısında ülkesini savunmak için destek istemesi anlaşılabilir bir durumdur. Egemen bir devletin saldırıya karşı koyması ve müttefiklerinden yardım talep etmesi uluslararası hukukun tanıdığı bir haktır.
***
Ancak savaşın kendine özgü acımasız bir düzeni bulunur. Bir taraf silahların gücünü artırdığında diğeri de karşılık verir. Savunma adına başlayan her yeni hamle, karşı cephede daha ağır bir saldırıya dönüşebilir. Böylece taraflar el yükseltirken ölümlerin sayısı büyür, diplomasi ise giderek daha uzağa düşer.
Savaşa destek veren ülkeler meseleye kendi güvenlikleri ve çıkarları açısından bakar. İngiltere, Rusya’nın Avrupa’daki ilerleyişini sınırlamak; Amerika Birleşik Devletleri küresel liderliğini ve NATO düzenini korumak ister. Rusya ise çevresinde kendisine tehdit oluşturmayacak bir güvenlik alanı kurduğunu ileri sürer. Ukrayna, varlığını ve toprak bütünlüğünü savunmaya çalışır. Her devlet kendi gerekçesini haklı gösterebilir; ne var ki bu hesapların bedelini çoğunlukla karar masalarında oturmayan insanlar öder.
Cephede karşı karşıya gelen Rus ve Ukraynalı gençlerin birbirlerine karşı kişisel bir düşmanlığı bulunmayabilir. Belki aynı müziği dinliyor, benzer hayaller kuruyor ve geride bıraktıkları ailelerine dönmek istiyorlardır. Buna rağmen biri diğerini öldürmek zorunda bırakılır. Bir annenin oğlunu kaybetmesi Kiev’de başka, Moskova’da başka bir acıya dönüşmez. Çocuğun milliyeti değişebilir; fakat ölümün bıraktığı boşluk değişmez.
***
Türkiye’nin öncülüğünde 2022 yılında gerçekleştirilen İstanbul görüşmeleri bu bakımdan önemliydi. Taraflar henüz kesin ve imzaya hazır bir barış antlaşmasına ulaşmamış olsa da üzerinde ilerlenebilecek bir çerçeve meydana gelmişti. Ukrayna’nın tarafsızlığı, uluslararası güvenlik garantileri ve bazı sorunların diplomatik yollarla ele alınması konuşuluyordu. Belki anlaşma sağlanamayacaktı, belki verilen sözler tutulmayacaktı; ancak barış ihtimalinin sonuna kadar zorlanması gerekiyordu.
Dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın Kiev ziyareti sonrasında Ukrayna’nın müzakerelerden uzaklaştığı, dünya basınında ve siyasi çevrelerde geniş biçimde tartışıldı. Johnson’ın imzalanmaya hazır bir anlaşmayı tek başına bozduğu kesin olarak kanıtlanmış değildir. Bununla birlikte İngiltere’nin verdiği güçlü askerî ve siyasi desteğin, Ukrayna yönetiminde savaşarak daha iyi şartlar elde edilebileceği düşüncesini kuvvetlendirmiş olması mümkündür. Tarih bir gün belgeleri daha açık biçimde ortaya koyabilir. Fakat artık kesin olarak bildiğimiz bir şey var: Görüşmeler sonuçsuz kaldı ve savaş devam etti.
***
Elbette barış, saldırıya uğrayan tarafa koşulsuz teslimiyet dayatmak değildir. İmzalanan bir metnin kalıcı olabilmesi için tarafların güvenliği sağlanmalı, verilen garantiler uygulanabilir olmalı ve yeni bir saldırının önü kapatılmalıdır. Fakat müzakerenin zayıflık olarak görülmesi de büyük bir yanılgıdır. Bazen en zor cesaret, silah kullanmak değil, karşılıklı öfkeye rağmen aynı masaya oturabilmektir.
Savaşlardan ekonomik, askerî veya siyasi kazanç sağlayanlar bulunabilir. Silah üreticileri büyüyebilir, devletler yeni nüfuz alanları kazanabilir, liderler ülkelerindeki desteklerini artırabilir. Ancak hiçbir stratejik başarı, yaşamını kaybeden bir çocuğu geri getiremez. Hiçbir toprak parçası, evladının mezarı başında bekleyen anneye gerçek bir zafer sunamaz.
Bütün savaşlar eninde sonunda bir anlaşma masasında biter. İnsanlığın başarısı, o masaya kaç şehir yıkıldıktan sonra oturduğuyla değil, kaç insan ölmeden ulaşabildiğiyle ölçülmelidir. Çünkü sınırlar devletlere aittir; fakat hayat insana.
Bir annenin gözyaşının ise milliyeti yoktur.