Türkiye’de siyaset sadece partiler arasında değil, toplumun kendi içinde de yürüyen uzun bir tartışmadır. Bu tartışmanın en dikkat çekici başlıklarından biri ise Cumhuriyet’in kurucu partisi olan CHP’nin, 1950’den bu yana tek başına iktidar olamaması ve bu durumun parti psikolojisine, söylemine ve toplumla kurduğu ilişkiye nasıl yansıdığıdır.
Bugün bu meseleye bakarken iki uç yaklaşımın ötesine geçmek gerekiyor. Ne “her şeyin sorumlusu muhalefet” gibi kolaycı bir yorum, ne de “tüm eleştiriler haksız” gibi savunmacı bir dil toplumu ileri taşır. Asıl ihtiyaç, mesafeli ve gerçekçi bir değerlendirmedir.
Uzun süre iktidar dışında kalan her siyasi hareket, zamanla kendi içinde gerilim üretir. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Dünyanın pek çok demokrasisinde, iktidar hedefi sürekli ertelenen partilerde beklenti baskısı artar; bu baskı, söylemin sertleşmesine, reflekslerin keskinleşmesine ve zaman zaman toplumla kurulan dilin kırılmasına neden olabilir. CHP için de bu psikolojik eşik, son yıllarda daha görünür hale gelmiştir.
Toplumun bir kesimi, partinin zaman zaman hırçın bir söyleme yöneldiğini düşünmektedir. Siyasetin dili yükseldiğinde, yalnızca siyasi aktörler değil, toplumun kendisi de kutuplara ayrılma eğilimi gösterir. Oysa Türkiye gibi çok katmanlı bir ülkede siyaset, keskinlikten çok köprü kurma becerisi gerektirir. Çünkü bu coğrafyada siyaset, sadece yönetim meselesi değil; aynı zamanda birlikte yaşama sanatıdır.
Bir diğer tartışma alanı, dış dünya ile kurulan ilişkiler üzerinden şekillenmektedir. Türkiye’de tarihsel olarak “dış müdahale” hassasiyeti güçlüdür. Bu nedenle herhangi bir siyasi hareketin ABD, AB ya da Batı ülkeleriyle kurduğu temaslar, toplumun bir kesiminde “destek arayışı” şeklinde yorumlanabilmektedir. Bu algı her zaman gerçeği yansıtmak zorunda değildir; ancak siyasette algı, çoğu zaman gerçek kadar etkili olur. Bu yüzden muhalefetin dış ilişkiler dilini kurarken çok daha dikkatli olması gerekir.
Toplumun güven duygusu, siyaset için en kıymetli sermayedir. Bu güven, yalnızca projelerle değil; üslup, tutarlılık ve krizlere verilen tepkilerle inşa edilir. Son yıllarda CHP içinde yaşanan tartışmalar, yönetim mücadeleleri ve kamuoyuna yansıyan bazı hukuki süreçler de bu güven başlığının içinde değerlendirilmektedir. Bu noktada kesin yargılar üretmekten çok, şunu kabul etmek gerekir: Türkiye’de siyaset yapan her parti gibi CHP de toplumun denetimi altındadır ve bu denetim demokrasinin doğal sonucudur.
Aslında mesele sadece bir partinin iktidar olup olmaması değildir. Mesele, toplumun muhalefetten ne beklediğidir. Türkiye seçmeni muhalefeti yalnızca eleştiren değil; çözüm üreten, güven veren ve toplumun tüm kesimleriyle konuşabilen bir aktör olarak görmek ister. Bu beklenti karşılanamadığında, mesafe oluşur.
Bu mesafe bazen ideolojik, bazen kültürel, bazen de duygusaldır.
Anadolu’da yaşayan bir seçmen için siyaset; gündelik hayatla, ekonomiyle, güven duygusuyla ve değerlerle doğrudan bağlantılıdır. Siyasi partilerin bu alanlara temas etme biçimi, seçmen davranışını belirleyen en önemli unsurdur. CHP’nin uzun yıllar şehirli ve eğitimli seçmenle güçlü bağ kurarken, farklı toplumsal kesimlerle aynı derinlikte ilişki geliştirememesi de sıkça dile getirilen bir değerlendirmedir.
Ancak bu tabloyu tek yönlü okumak da eksik olur. Çünkü Türkiye’de muhalefet olmak başlı başına zor bir pozisyondur. İktidarın kaynakları, görünürlüğü ve karar gücü; muhalefetin ise eleştiri, denetim ve alternatif üretme sorumluluğu vardır. Bu dengenin doğası gereği, muhalefetin sesi daha sert, refleksi daha hızlı olabilir.
Sorun, bu sertliğin toplumu ayrıştıran bir dile dönüşmesidir.
Türkiye’nin en büyük ihtiyacı; iktidarıyla muhalefetiyle birbirini yok etmeye çalışan değil, birbirini dengeleyen bir siyaset kültürüdür. Çünkü güçlü demokrasi, güçlü muhalefetle mümkündür. Ama güçlü muhalefet; öfke değil güven üretir, ayrım değil temas kurar, slogan değil çözüm sunar.
Bugün CHP’ye yönelik eleştirilerin önemli bir kısmı, tam da bu beklentiden doğmaktadır. Toplum, geçmişle hesaplaşan değil geleceği anlatan; sadece karşı çıkan değil alternatif inşa eden; sadece kendi tabanına konuşan değil ülkenin tamamına hitap eden bir siyaset görmek istemektedir.
Bu durum yalnızca CHP için değil, Türkiye’deki tüm siyasi hareketler için geçerlidir. Çünkü siyaset, bir grubun değil toplumun tamamının alanıdır.
Unutulmamalıdır ki Türkiye’de seçmen davranışı sabit değildir. Zaman içinde değişir, dönüşür, yeni beklentiler üretir. Dün güçlü olan söylem bugün karşılık bulmayabilir; bugün zayıf görülen bir yaklaşım yarın toplumun merkezine yerleşebilir. Bu yüzden siyasette kalıcı olan tek şey, toplumla kurulan samimi bağdır.
Eğer bir siyasi hareket toplumun farklı kesimlerinin kaygılarını anlayabiliyor, ortak bir dil kurabiliyor ve güven verebiliyorsa; geçmişte ne yaşandığından bağımsız olarak yeniden güç kazanabilir. Çünkü siyaset, hafızayla birlikte umut da üretir.
Bugün Türkiye’de tartışılması gereken esas mesele, bir partinin neden iktidar olamadığından çok daha büyüktür:
Toplum nasıl daha az kutuplaşır? Siyaset dili nasıl yumuşar? Farklılıklar nasıl tehdit değil zenginlik olarak görülür?
Bu soruların cevabı yalnızca CHP’de değil; tüm siyasal aktörlerin yaklaşımında saklıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı; geçmişin tartışmalarına sıkışmış bir siyaset değil, geleceğin ortak hikayesini yazabilen bir siyaset anlayışıdır. Bu hikayede iktidar da olacak, muhalefet de. Ama en önemlisi, birbirini düşman görmeyen bir toplum olacak.
Çünkü siyaset gelip geçicidir; toplum kalıcıdır.
Partiler değişir; ama aynı sokakta yaşamaya devam eden insanlar değişmez. Ve belki de asıl mesele tam olarak budur: Mesafeyi büyüten siyaset değil, mesafeyi azaltan siyaset kazanır.