Son yıllarda dikkat çekici bir durum var. 1980’li yılları yaşamış olanlar o günleri özlemle anlatıyor. Daha ilginci ise o yıllarda henüz doğmamış gençlerin de 80’lere karşı giderek artan bir merak ve yakınlık duyması. Eski şarkılar yeniden dinleniyor, kasetler ve plaklar ilgi görüyor, dönemin otomobilleri, evleri, kıyafetleri ve sokakları sosyal medyada binlerce kişi tarafından paylaşılıyor.
Peki gerçekten 80’leri mi özlüyoruz?
Bu sorunun cevabını yalnızca nostaljiyle açıklamak eksik kalır. Çünkü 1980’ler Türkiye açısından kolay yıllar değildi. Ekonomik sıkıntılar, yüksek enflasyon, siyasi ve toplumsal sorunlar, insanların günlük hayatını etkileyen pek çok güçlük vardı. Bugün sıradan kabul ettiğimiz teknolojik imkânların büyük bölümü yoktu. İletişim sınırlıydı, birçok ürüne ulaşmak zordu ve aile bütçeleri dikkatle yönetilmek zorundaydı.
Buna rağmen geçmişi yaşamış birçok insanın hafızasında başka bir şey kalıyor: Hayatın daha yavaş akması.
Telefon insanı yönetmiyordu. Birisiyle konuşurken gözümüz başka bir ekrana kaymıyordu. Arkadaşlıkların ne kadar sürdüğünü sosyal medya kayıtlarından değil, birlikte geçirilen yıllardan biliyorduk. Bir dostun evine gitmek için önceden elektronik takvimden randevu almaya gerek yoktu. Kapı çalınır, içeri girilir, çay konur ve sohbet başlardı.
Mahalle yalnızca evlerin yan yana sıralandığı bir yer değildi. Bakkal müşterisini tanır, komşu karşı dairede kimin yaşadığını bilirdi. Çocuklar sokakta oynarken aileler birbirlerinden haberdardı. Bir evde düğün varsa mahalle hareketlenir, bir evde cenaze varsa acı kapının önünde bırakılmazdı.
Elbette bütün bunları kusursuz bir geçmiş tablosuna dönüştürmek doğru olmaz. İnsan ilişkilerinde sorunlar o zaman da vardı. Toplum bugünkünden daha hoşgörülüydü demek de her durumda mümkün değildir. Ancak hayatın bugünkü kadar parçalanmadığını söylemek mümkün.
Çünkü insanın dikkatini sürekli isteyen bu kadar çok şey yoktu.
Bugün sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren yüzlerce mesaj, haber, görüntü ve yorumla karşılaşıyoruz. Dünyanın öbür ucundaki bir tartışma birkaç saniye içinde soframıza kadar geliyor. Başkalarının hayatlarını görüyor, kendimizinkiyle karşılaştırıyor, farkında olmadan sürekli bir yarışın içine giriyoruz. Daha hızlı iletişim kuruyoruz ama daha derin konuştuğumuzdan emin değiliz.
Belki de 80’lere duyulan özlemin asıl nedeni burada saklı.
İnsanlar eski televizyonları, çevirmeli telefonları veya kasetçaları özlemiyor olabilir. Onların temsil ettiği hayat biçimini özlüyor olabilirler. Beklemeyi, merak etmeyi, bir şeyin değerini ona hemen ulaşamadığı için daha fazla hissetmeyi…
Bir şarkıyı dinlemek için sevdiğimiz parçanın radyoda çıkmasını beklediğimiz zamanlardan, dünyanın neredeyse bütün müziklerine birkaç saniyede ulaşabildiğimiz bir döneme geldik. İmkânlarımız arttı. Fakat seçenekler arttıkça tatminimizin de aynı ölçüde arttığını söylemek kolay değil.
Bugün 80’leri yaşamamış gençlerin bile o döneme ilgi göstermesi bu nedenle önemli. Onların özlediği kendi geçmişleri olamaz. Belki de aradıkları şey hiç yaşamadıkları fakat anlatılardan, filmlerden, fotoğraflardan ve müziklerden tanıdıkları başka bir hayat ihtimali.
Daha az acele edilen bir hayat. Daha uzun sohbetlerin olduğu bir masa. İnsanların birbirlerine ulaşmak için teknolojiye değil, biraz da birbirlerine ihtiyaç duyduğu bir dünya…
Geçmişi geri getirmek mümkün değil. Zaten gerekli de değil. Teknolojiden, tıptaki gelişmelerden, bilgiye erişimden ve bugünün sağladığı sayısız imkândan vazgeçmek istemeyiz. Mesele eskiye dönmek değil; geçmişte bıraktığımız bazı değerleri geleceğe taşıyabilmek.
Belki komşumuzu yeniden tanımak, telefonu birkaç saat kenara bırakmak, karşımızdaki insan konuşurken gerçekten dinlemek, her boşluğu bir ekranla doldurmamak gerekiyor.
Çünkü bazen insan geçmişi değil, geçmişteki kendisini özler.
1980’lerden kalan eski bir fotoğrafa baktığımızda içimizi ısıtan şey belki fotoğrafın rengi değildir. O karede insanların birbirlerine biraz daha yakın durduğunu düşünmemizdir.
O halde soruyu yeniden soralım: Gerçekten 80’leri mi özlüyoruz?
Yoksa hayatın henüz bu kadar hızlanmadığı, insanın insana ayıracak biraz daha fazla zamanının olduğu günleri mi?