Eskiden insanlar konuşurken acele etmezdi; birbirini gerçekten dinlerdi. Daha dikkatli… Daha ölçülü… Daha sabırlı…
Bir mahallede biri hastalandığında kapısı çalınırdı. Otobüste yaşlı bir insan ayağa kalkmadan önce gençler yer vermek için hareketlenirdi. Bir çocuk yanlış yaptığında önce neden yaptığı anlaşılmaya çalışılırdı. Bugün ise toplumun üzerinde görünmeyen bir gerginlik dolaşıyor. Sanki herkes biraz kırgın… Biraz yorgun… Biraz öfkeli…
Artık sohbetlerin altında bile görünmez bir ispat savaşı var. Bu yüzden en sıradan olaylar bile bazen büyük çatışmalara dönüşüyor. Bir trafikte… Bir market kuyruğunda… Bir sosyal medya yorumunda… Bir aile sohbetinde…
Sohbetler yavaş yavaş fikir paylaşımından güç mücadelesine dönüşüyor. Peki ne oldu bize?
Ne oldu da insanlar birbirine karşı bu kadar keskinleşti? Neden nezaket bazen zayıflık gibi görülmeye başladı? Neden bazı insanlar bağırmayı güç sanıyor? Bu sorular yalnızca bireysel değil, toplumsal sorulardır. Çünkü bir toplumun dili değiştiğinde aslında ruh hali değişmiştir. Bugün birçok insanın içinde aynı sessiz cümle dolaşıyor: ‘Ben gerçekten önemli miyim?
Bu cümle ilk bakışta abartılı gibi görünebilir.
Ama modern toplumun içine biraz dikkatle bakıldığında durum çok daha net anlaşılır. Bugün milyonlarca insan sürekli bir yarışın içinde yaşıyor. Daha başarılı olmak… Daha görünür olmak… Daha güçlü görünmek… Daha fazla kazanmak… Daha fazla dikkat çekmek… Fakat bu yarışın sonunda insanların önemli bir kısmı içten içe şunu hissediyor:
“Ben gerçekten görülüyor muyum?” Çağımızın görünmeyen duygusal fırtınası burada başlıyor. Çünkü insan yalnızca ekmekle yaşamıyor. İnsan aynı zamanda değer görmek istiyor. Kendisinin fark edildiğini… Dinlendiğini… Önemsendiğini hissetmek istiyor.
Ama modern hayatın hızı insan ilişkilerini mekanikleştirdi. Artık insanlar birbirlerinin gözlerine daha az bakıyor. Telefon ekranlarına daha çok bakıyor. Aynı masada oturan insanlar bile bazen birbirinden kilometrelerce uzak hissediyor. Ve insan duyulmadığını hissettiğinde zamanla değişmeye başlıyor. Bazıları içine kapanıyor. Bazıları yalnızlaşıyor. Bazıları ise sertleşiyor.
İşte kabalığın altında çoğu zaman bu birikmiş görünmez yükler bulunuyor. Çünkü kaba insanın önemli bir kısmı aslında güçlü değil; içten içe kırılmış insanlardan oluşuyor. Bu elbette kabalığı haklı çıkarmaz. Ama anlamaya çalışmadan çözüm üretmek de mümkün değildir.
Bugün toplumun önemli bir bölümü sürekli savunma halinde yaşıyor. Büyük şehirlerin temposu… Ekonomik kaygılar… İş baskısı… Gelecek korkusu… Sosyal medya üzerinden sürekli kıyaslanmak… Bütün bunlar insan zihnini yoruyor. Dinlenmeyen zihin ise zamanla tahammülünü kaybediyor. Belki de bu yüzden insanlar artık en küçük olaylarda bile büyük tepkiler verebiliyor. Çünkü tepki verilen şey çoğu zaman olayın kendisi değil; birikmiş hayat yorgunluğu oluyor.
Fakat burada çok daha tehlikeli başka bir durum var. Toplum giderek nezaketi yanlış yorumlamaya başladı. Bugün bazı insanlar için: sakin olmak güçsüzlük, anlayış göstermek saf olmak, empati kurmak ezilmek, kibarlık ise pasiflik gibi görülüyor.
Oysa gerçek medeniyet tam tersidir. İnsanın gücü bağırmasında değil, öfkesini kontrol edebilmesindedir. Bir insan kaba davranabildiği halde davranmıyorsa işte gerçek güç oradadır. Çünkü karakter, insanın kimse görmediğinde nasıl davrandığıyla ortaya çıkar. Aslında toplumların kültür seviyesi biraz da burada anlaşılır. Bir ülkenin gelişmişliği yalnızca binalarla, otomobillerle, teknolojiyle ölçülmediğini biliyoruz. Bununla birlikte, insanların birbirine nasıl davrandığı da bir medeniyet göstergesidir.
Bir toplumda insanlar: sıraya saygı duyuyorsa, kamusal alanı koruyorsa, farklı fikirlere tahammül gösterebiliyorsa, çocukları aşağılamadan yetiştiriyorsa, yaşlıları yük gibi görmüyorsa, orada gerçek kültür vardır. Çünkü kültür yalnızca sanat değildir. İnsanın insana davranış biçimidir. Belki de bugün yeniden düşünmemiz gereken en önemli alan eğitimdir. Çünkü bir toplumun gelecekte nasıl konuşacağı, çocukların bugün nasıl yetiştirildiğiyle ilgilidir.
Yıllar önce Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinde bir ilkokul sınıfında yaşanan küçük bir deneyim bile aslında bu gerçeği çok net gösteriyor. O sınıfta çocuklar korkuyla değil aidiyet duygusuyla büyüyordu. Kimse kendisini değersiz hissetmiyordu. Kimse dışlanmıyordu. Sorunlar konuşularak çözülüyordu. Çocuklar hata yaptığında aşağılanmıyordu.
Ve ilginç olan şuydu: O küçük çocuklar bunun farkında bile değildi. Çünkü onlar için her şey yalnızca bir oyundu. Ama yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında aslında çok büyük bir eğitim anlayışının içinde büyüdükleri anlaşılıyordu. Belki de gerçek eğitim buydu. Çocuğa yalnızca bilgi vermek değil, ona insan olduğunu hissettirmek.
Bugün birçok eğitim sistemi hala yalnızca başarı üretmeye çalışıyor. Ama başarı ile karakter aynı şey değildir. Sınav kazanan bir insan iyi bir insan olmak zorunda değildir. Diploma sahibi olmak da insan ilişkilerinde olgunluk garantisi vermez.
Gerçek eğitim şunları öğretebilmelidir: Kendini ifade edebilmek, başkasını dinleyebilmek, gücü etik kullanabilmek, hata yaptığında utanmadan düzeltebilmek, empati kurabilmek. eğer bunlar yoksa ortada yalnızca teknik bilgi vardır. Medeniyet değil. Bugün birçok çocuk daha ilkokul çağında yoğun bir baskıyla büyüyor. Başarılı ol… Geç kalma… Yanlış yapma… Kaybetme… Geride kalma…
Oysa çocuk sürekli korkuyla büyürse, ileride huzurlu değil savunmacı bir yetişkin olabilir. Ve bazen yetişkinlikte gördüğümüz sert karakterlerin kökleri burada oluşur. Belki de bu yüzden bazı insanlar kendilerini ifade etmek için bağırmaya ihtiyaç duyuyor. Çünkü çocukken duyulmadan büyüyen insan, yetişkin olduğunda sesini yükselterek var olmaya çalışabiliyor.
Fakat burada toplumun çok dikkatli olması gereken bir nokta var. Bir insanın acısını anlamak başka şeydir, zararlı davranışı normalleştirmek başka şey.
Bugün özellikle dijital dünyada en sert konuşan insanların daha görünür hale gelmesi büyük bir risk oluşturuyor. Çünkü toplum hangi davranışı ödüllendirirse, gelecek nesiller onu model alır. Eğer çocuklar sürekli şunu görürse: bağıran kazanıyor, hakaret eden dikkat çekiyor, kaba olan güçlü görünüyor, o zaman nezaket zamanla geri çekilir. Ve sessiz erdemler kaybolmaya başlar.
Oysa toplumları uzun vadede ayakta tutan şey korku değil güvendir. Güvenin olmadığı yerde insanlar birbirine karşı savunma geliştirir. Savunmanın arttığı yerde ise sıcaklık azalır. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey yeniden insanlaşmaktır. Çünkü teknoloji büyüdü ama insan ruhu yoruldu.
İnsanlar artık daha hızlı iletişim kuruyor ama daha az anlaşılıyor. Daha çok konuşuyor ama daha az dinliyor. Belki de bu yüzden modern insanın en büyük açlığı sevgi değil; anlaşılmak. Bir insan gerçekten dinlendiğinde yumuşar. Gerçekten değer gördüğünde saldırganlığı azalır. Aidiyet hisseden insanın sürekli kendisini ispatlamasına gerek kalmaz. İşte bu yüzden toplumsal dönüşüm yalnızca yasalarla değil, gündelik davranışlarla başlar. Bir öğretmenin öğrencisine yaklaşımı… Bir ebeveynin çocuğuyla konuşma biçimi… Bir yöneticinin çalışanına davranışı… Bir insanın trafikteki sabrı…
Bunların hepsi aslında geleceğin toplumunu şekillendirir. Belki büyük değişimler küçük nezaketlerden doğacaktır. Bir teşekkür… Bir özür… Bir tebessüm… Bir insanı gerçekten dinlemek… Çünkü insan bazen bir ömür boyunca unutmayacağı şeyi bir cümlede hisseder: “Sen değerlisin.”
Ve belki de toplum olarak yeniden hatırlamamız gereken en önemli gerçek budur: İnsan kendisini değerli hissettiği yerde kabalaşmaya daha az ihtiyaç duyar.