Bir ülkenin geleceğini anlamak istiyorsanız, çocuklarına bakın derler. Çünkü çocuklar yalnızca bugünün değil, yarının da aynasıdır. Bir toplumun içindeki huzuru, korkuyu, sevgiyi, yalnızlığı, öfkeyi ve umudu en çıplak haliyle çocuklarda görmek mümkündür. Son günlerde ardı ardına gelen okul saldırıları ise bize çok ağır bir gerçeği yeniden hatırlattı: Bir yerlerde yalnızca çocuklar değil, toplumun tamamı sessizce kırılıyor.
Bir okulun kapısından içeri giren bir çocuğun elinde defter, kalem, kitap olması gerekirken silah olması, yalnızca bireysel bir trajedi değildir. Bu, aynı zamanda hepimize yöneltilmiş çok ağır bir sorudur.
Ne oldu da çocuklar, kendilerini güvende hissetmeleri gereken yerlere öfkeyle girmeye başladı? Ne oldu da okul, bazı çocukların gözünde öğrenilen, büyünülen ve hayata hazırlanan bir yer olmaktan çıkıp hesaplaşma alanına dönüştü?
Bu soruların kolay cevapları yok. Çünkü toplumlar da insanlar gibi bazen uzun süre boyunca içlerinde büyüyen sorunları fark etmez. Herkes günlük telaşına devam eder. Haberler akar, sınavlar yapılır, okul zilleri çalar, insanlar işe gider, çocuklar ders çalışır. Ama bütün bunların altında görünmeyen başka bir dünya vardır. Sessizce büyüyen kırgınlıklar, yalnızlıklar, bastırılmış öfkeler ve kimsenin fark etmediği çığlıklar.
Bugün yaşanan okul saldırılarını yalnızca “şiddete eğilimli birkaç genç” olarak görmek büyük bir hata olur. Çünkü bu olaylar, uzun zamandır büyüyen bir toplumsal yorgunluğun ve duygusal çöküşün dışa vurumudur. Bir çocuk doğduğu gün şiddeti bilmez. Nefreti bilmez. Bir okula saldırmayı, bir öğretmene silah doğrultmayı, bir arkadaşına zarar vermeyi de bilmez. Bunlar sonradan öğrenilir. Bazen aile içinde, bazen sosyal çevrede, bazen internette, bazen de toplumun genel havasında. Çünkü çocuklar yalnızca söylenenleri değil, gördüklerini de öğrenir.
Eğer bir çocuk her gün evinde bağırış çağırış görüyorsa, televizyonda şiddetin sıradanlaştığını izliyorsa, sosyal medyada nefretin alkışlandığını fark ediyorsa, okulda aşağılanıyor ya da dışlanıyorsa, zamanla dünyanın böyle bir yer olduğuna inanmaya başlar. Bir süre sonra kendisini anlatmak yerine öfkelenir. Konuşmak yerine susar. Yardım istemek yerine içine kapanır. Ve en tehlikeli olan da budur.
Çünkü toplum, sessiz çocukları çoğu zaman “iyi çocuk” sanır. Oysa bazen en büyük fırtınalar, en sessiz görünen insanların içinde kopar. Birçok okul saldırısından sonra çevresindekiler aynı cümleyi kurar: “Çok sessizdi”, “Kendi halindeydi”, “Kimseyle pek konuşmazdı”, “Sorunu var gibi görünmüyordu.”
Belki de sorun tam olarak buydu. Görünmüyordu.
Bugünün çocukları ve gençleri, tarihin belki de en kalabalık ama en yalnız kuşağı haline geldi. Binlerce kişiyle aynı anda konuşabiliyorlar ama gerçekten anlaşılabildikleri insan sayısı çok az. Sosyal medyada yüzlerce takipçileri var ama içlerini dökebilecekleri bir kişi bile olmayabiliyor. Aynı sınıfta oturdukları insanlarla aynı dünyayı paylaşmıyorlar. Herkes birbirine çok yakın görünürken aslında birbirinden çok uzak.
Bu yalnızlık, yalnızca arkadaş eksikliği değildir. Daha derin bir duygudur. Görülmediğini hissetmek, anlaşılmadığını düşünmek, değersiz olduğunu sanmak, kimsenin seni gerçekten merak etmediğine inanmak.
Bir insan için en ağır duygulardan biri budur. Özellikle ergenlik çağındaki çocuklar için. Çünkü ergenlik, insanın hem kendisini hem dünyayı anlamaya çalıştığı en kırılgan dönemdir. Bu yaşlarda yaşanan dışlanma, aşağılanma, başarısızlık, reddedilme, alay edilme ya da sevgisizlik; yetişkinlerin düşündüğünden çok daha derin izler bırakabilir.
Bir öğretmenin söylediği sert bir söz, sınıfta edilen bir alay, sosyal medyada yayılan küçük düşürücü bir görüntü, bir arkadaş grubundan dışlanmak… Bunlar yetişkinlere göre “önemsiz” gibi görünebilir. Ama bazı çocukların dünyasında bu olaylar bir çöküşe dönüşebilir.
Çünkü çocukların taşıdığı yükleri çoğu zaman göremiyoruz. Onlardan sürekli başarılı olmalarını istiyoruz. İyi not almalarını istiyoruz. Sınav kazanmalarını istiyoruz. Düzgün görünmelerini, güçlü olmalarını, ağlamamalarını, hata yapmamalarını istiyoruz.
Ama çok daha az şeyi soruyoruz: “İyi misin?”, “Korkuyor musun?”, “Bir şey seni üzüyor mu?”, “Kendini yalnız hissediyor musun?” Belki de bugün çocuklara en az sorduğumuz sorular, onların en çok ihtiyaç duyduğu sorular.
Son dönemde yaşanan olaylarda dikkat çeken noktalardan biri de öğretmenlerin de hedef alınmış olmasıdır. Bu durum rastlantı değildir. Çünkü bazı çocuklar için öğretmen yalnızca bir öğretmen değildir. Öğretmen bazen okulun, otoritenin, baskının, anlaşılmamanın, cezalandırılmanın ve başarısızlık hissinin sembolü haline gelebilir.
Elbette öğretmenler bu tablonun suçlusu değildir. Aksine, çoğu öğretmen kendi imkânlarıyla çocuklara ulaşmaya çalışan, onları hayata kazandırmak isteyen insanlardır. Fakat giderek ağırlaşan eğitim sistemi, kalabalık sınıflar, bitmeyen sınav baskısı ve psikolojik destek eksikliği, öğretmenleri de yalnız bırakıyor.
Bugün bir öğretmenin sınıftaki kırılgan bir çocuğu fark etmesi giderek zorlaşıyor. Çünkü o öğretmenin önünde onlarca öğrenci, bitirmesi gereken müfredat, okunması gereken sınav kâğıtları, çözmesi gereken bürokratik işler var. Bir çocuğun gözündeki sessiz yardım çağrısını fark etmek için bazen sadece dikkat değil, zaman ve destek gerekir.
Ama bizim eğitim sistemimiz çocukları olduğu kadar öğretmenleri de yalnızlaştırıyor. Bir başka gerçek daha var. Şiddet artık hayatın içinde çok daha görünür hale geldi.
Eskiden çocuklar kavga etmeyi sokakta öğrenirdi. Şimdi dünyanın her yerindeki öfkeyi, nefreti, silahları, saldırıları ve aşağılamaları birkaç saniye içinde telefon ekranında görebiliyorlar. İnternette, bilgisayar oyunlarında, sosyal medyada ve bazı internet gruplarında şiddet sıradanlaştırılıyor.
Burada önemli olan oyunların ya da internetin tek başına suçlanması değildir. Çünkü milyonlarca genç aynı oyunları oynuyor ve aynı içerikleri görüyor. Ancak zaten kırılgan, öfkeli, yalnız ya da psikolojik olarak zorlanan bir çocuk, internette karşılaştığı bazı içeriklerden çok daha fazla etkilenebilir.
Özellikle bazı internet gruplarında ve karanlık çevrelerde, okul saldırıları yapan kişilerin adeta “kahraman” gibi gösterildiği biliniyor. Bazı gençler, görünmez hissettikleri bir dünyada dikkat çekmenin, korku yaratmanın ya da intikam almanın yolunu burada arayabiliyor.
Bu çok tehlikeli bir durumdur. Çünkü bir çocuk, kendisini kimsenin fark etmediğini düşündüğünde, yanlış insanların sesine kulak verebilir. Bir başka ihtimal de toplumun uzun süredir biriken öfkesinin çocuklara yansımasıdır.
Son yıllarda herkes yorgun. Aileler ekonomik sorunlar içinde. Anne babalar kendi kaygılarıyla mücadele ediyor. İnsanlar sürekli gergin. Herkesin tahammülü azaldı. Birbirine bağıran, birbirini suçlayan, birbirini dinlemeyen bir toplum haline geliyoruz. Çocuklar ise bütün bunları görüyor. Evdeki gerginliği görüyor. Televizyondaki tartışmaları görüyor. Sokaktaki öfkeyi görüyor. Sosyal medyadaki hakaretleri görüyor.
Ve bir süre sonra şu sonuca varıyor: “Demek ki insanlar sorunlarını böyle çözüyor.” Oysa çocuklara bırakabileceğimiz en büyük miras, şiddet değil; konuşabilmektir. Bir toplumun gerçek gücü, insanların birbirini susturmasında değil, birbirini dinleyebilmesindedir. Belki de bu noktada asıl soruyu sormamız gerekiyor: Biz çocukları gerçekten dinliyor muyuz? Onlarla aynı evde yaşıyoruz ama onları tanıyor muyuz? Aynı okulda bulunuyoruz ama onların iç dünyasını görebiliyor muyuz?
Birçok anne baba, çocuğunun odasında saatlerce yalnız kalmasını “sorun çıkarmıyor” diye olumlu bir durum sanıyor. Oysa bazen o odada yalnızca bir çocuk değil; büyüyen bir öfke, derinleşen bir yalnızlık ve kimsenin duymadığı bir yardım çağrısı olabilir.
Çocukların davranışlarındaki ani değişimler, içine kapanmaları, sürekli öfkeli olmaları, şiddetle ilgili takıntılar geliştirmeleri, arkadaşlarından uzaklaşmaları, umutsuz konuşmaları asla küçümsenmemelidir.
Çünkü hiçbir büyük felaket, bir anda başlamaz. Öncesinde küçük işaretler vardır. Ama biz çoğu zaman onları görmek istemeyiz. Belki de korkarız. Belki de “geçer” deriz. Belki de “ergenliktir” diyerek kendimizi rahatlatırız. Oysa bazı çocuklar gerçekten yardım bekler. Ve bazen o yardım gelmez.
Bu nedenle bugün okullarda yalnızca güvenlik önlemlerini konuşmak yeterli değildir. Elbette güvenlik önemlidir. Okulların korunması, silahlara erişimin engellenmesi, ailelerin bu konuda daha dikkatli olması gerekir. Evde bulunan bir silah, kırılgan bir çocuk için geri dönüşü olmayan bir tehlikeye dönüşebilir.
Ancak okul kapısına daha yüksek duvar yapmak, daha fazla kamera koymak, daha çok güvenlik görevlisi yerleştirmek tek başına çözüm değildir. Çünkü asıl mesele okulun kapısının dışında değil, çocukların iç dünyasının içinde büyüyor.
Her okulda güçlü psikolojik danışmanlık sistemleri olmalı. Öğretmenler, yalnızca ders anlatan kişiler değil; öğrencideki değişimi fark edebilecek şekilde desteklenmeli. Aileler çocuklarını yalnızca başarılarına göre değerlendirmemeli. Çocukların hata yapmasına, üzülmesine, ağlamasına, konuşmasına izin verilmeli.
Bir çocuğa “başarılı olmalısın” demeden önce “seni seviyorum” denilmeli. Bir çocuğa “neden böyle oldun?” diye sormadan önce “sana ne oldu?” diye sorulmalı. Çünkü bu iki soru arasında çok büyük bir fark vardır. İlki suçlar. İkincisi anlamaya çalışır. Ve bazen bir insanı karanlıktan çıkaran şey, anlaşılmaya başladığını hissetmesidir. Bugün belki de en çok buna ihtiyacımız var.
Daha çok dinlemeye. Daha çok fark etmeye. Daha çok anlamaya.
Çünkü eğer çocuklarımızın sessizliğini duymayı öğrenemezsek, yarın çok daha büyük acılar yaşayabiliriz.
Bir toplumun geleceği yalnızca inşa ettiği yollarla, binalarla, teknolojilerle ölçülmez. O toplumun çocuklarını ne kadar koruyabildiğiyle ölçülür. Ve çocukları korumak, yalnızca onları tehlikeden uzak tutmak değildir.
Onları yalnızlıktan, görünmezlikten, sevgisizlikten ve sessizce büyüyen karanlıktan koruyabilmektir. Çünkü bazen bir çocuğun hayatını değiştiren şey büyük bir mucize değildir. Onu gerçekten dinleyen tek bir insan olabilir.