İnsanlık tarihi boyunca insanlar hep değerlendirildi. Ama hiçbir dönem, bugünkü kadar sistematik, sürekli ve görünmez bir ölçme düzeni kurmadı. Eskiden insanın değeri; sözüne, emeğine, karakterine, güvenilirliğine bakılarak anlaşılırdı. Zaman içinde bu ölçüler değişti. Yerini daha somut, daha hızlı ve daha kolay hesaplanabilir kriterler aldı.
Şimdi insanın değeri çoğu zaman şu sorularla belirleniyor: Not ortalaman kaç? Ne kadar üretkensin? Kaç proje yaptın? Kaç kişiyi yönettin? Kaç takipçin var? Kaç makale yayımladın? Ne kadar görünürsün? Bu soruların hiçbirinin yanlış olduğu söylenemez.
Sorun, bu soruların tek ölçü haline gelmesinde. Çünkü ölçmek kolaydır. Anlamak zordur. Bugün bir çocuk daha okula başlamadan ölçülmeye başlıyor. Zeka testleri…
Gelişim ölçekleri… Başarı grafikleri… Karşılaştırmalı tablolar… Henüz kendini tanımadan, kendini anlatmadan, hatta kendini ifade etmeyi öğrenmeden; bir “profil” içine yerleştiriliyor.
O çocuk büyüdüğünde artık kendini şu cümlelerle tanımlıyor: “Ben sayısalcıyım.” “Ben sözelciyim.” “Ben ortalama bir öğrenciyim.” “Ben başarılı değilim.” “Ben çok iyi değilim ama idare ederim.”
Oysa bunlar kimlik değil. Bunlar etiket. Ve etiketler, zamanla insanın kendine bakışını belirlemeye başlıyor. Bir süre sonra insan kendini keşfetmiyor; kendine verilen tanımı yaşamaya başlıyor.
Eğitim sistemi ölçer. Bu doğaldır. Ama eğitim sadece ölçmeye indirgenirse, öğrenme zayıflar. Çünkü öğrenme merakla başlar, hata ile gelişir, anlamla derinleşir. Oysa ölçüm sistemi hata istemez.
Hata, düşük puandır. Düşük puan, geri kalmaktır. Geri kalmak, sistemin dışında kalmaktır. Bu yüzden birçok öğrenci öğrenmek için değil; yanlış yapmamak için çalışır. Ve yanlış yapmaktan korkan bir zihin, yenilik üretmez.
Sorgulamaz. Risk almaz. Merak etmez. Sadece doğru cevabı bulur. Ama hayat doğru cevaplardan ibaret değildir. Hayat, çoğu zaman doğru soruyu bulma meselesidir.
Ölçme kültürü eğitimle sınırlı kalmaz. İş hayatında daha görünür hale gelir. Performans tabloları… Verimlilik analizleri… Aylık hedefler… Yıllık değerlendirmeler… İnsan artık yaptığı işten çok, yaptığı işin sayısal karşılığıyla tanımlanır.
“Bu ay ne kadar katkı sağladın?” “Ne kadar çıktı ürettin?” “Ne kadar fark yarattın?” Bu soruların da değeri vardır. Ama insanın bütün emeği sayıya dönüştürüldüğünde, görünmeyen emek kaybolur.
Bir çalışan arkadaşına destek olduğunda… Bir yönetici kriz anında sakinliği koruduğunda… Bir akademisyen bir öğrencinin hayatına dokunduğunda… Bunların çoğu ölçülemez. Ama insanı insan yapan şeyler tam da bunlardır. Ölçülemeyen ama hissedilen katkılar…
Bir kurumun ruhunu taşıyan görünmez bağlar… Modern kurumlar, veriye ihtiyaç duyar. Bu kaçınılmazdır. Ama veri çoğaldıkça bir risk doğar: İnsan, verinin gölgesinde kalır. Artık bir çalışan değil, bir performans değeri… Bir öğrenci değil, bir not ortalaması… Bir akademisyen değil, bir yayın sayısı olmaya başlar.
Bu dönüşüm yavaş gerçekleşir. Fark edilmez. Ama derindir. İnsan, kendini anlatmayı bırakır; kendini kanıtlamaya başlar. Kanıtlamak için çalışır. Görünür olmak için üretir. Geri kalmamak için koşar.
Ve bir noktada şunu fark eder: Koştuğu şeyin ne olduğunu hatırlamamaktadır. Ölçme kültürünün en görünmez etkisi, insanın kendine bakışında ortaya çıkar. İnsan artık kendini şöyle değerlendirir:
“Yeterince iyi miyim?” “Yeterince üretken miyim?” “Yeterince başarılı mıyım?” “Diğerlerinden geride miyim?” Bu soruların ortak noktası şudur: Hepsi karşılaştırma içerir.
Ve karşılaştırma sürekli olduğunda, insanın iç huzuru zayıflar. Çünkü her zaman daha iyisi vardır. Her zaman daha hızlısı vardır. Her zaman daha görünürü vardır. Bu yarışın sonu yoktur. İnsan durduğu anda başarısız hissetmeye başlar.
Oysa insan bir makine değildir. Sürekli üretmek zorunda değildir. Sürekli yükselmek zorunda değildir. Sürekli görünür olmak zorunda değildir.
İnsan bazen durmak ister. Bazen yorulur. Bazen yönünü kaybeder. Bazen sadece anlam arar. Ama ölçüm sistemi durmayı kabul etmez. Durmak = düşmek. Yavaşlamak = geri kalmak. Sorgulamak = uyumsuzluk olarak algılanır.
İşte bu yüzden modern insan, çoğu zaman dinlenirken bile huzursuzdur. Ölçülen insanın en büyük paradoksu şudur: Hayatı boyunca kendini geliştirmeye çalışır ama kendine yaklaşamaz.
Kariyerini büyütür ama iç dünyasıyla bağ kuramaz. Bilgisi artar ama anlamı derinleşmez. Çünkü gelişim ile anlam aynı şey değildir. Bir insan çok gelişebilir.
Ama ne için geliştiğini bilmiyorsa, bu gelişim bir süre sonra yük hâline gelir. Başarı, anlamla birleşmediğinde; yorgunluk üretir.
Kendimize şu soruyu sormalıyız. İnsan neden bu kadar ölçülmeye ihtiyaç duyulan bir varlığa dönüştü? Güven eksildiği için mi? Hız arttığı için mi? Karmaşa büyüdüğü için mi? Yoksa insanı anlamak yerine, sayıya indirgemek daha kolay olduğu için mi?
Belki de hepsi.
Ama şu gerçek değişmiyor: İnsan sadece ölçülerek anlaşılmaz. İnsan; dinlenerek, gözlenerek, bağ kurularak, zaman verilerek ve en önemlisi insan olarak görülerek anlaşılır. Ölçüm, insanı tanımaya yardımcı olabilir. Ama insanın yerini alamaz.
Bu yüzden modern hayatın en büyük ihtiyacı yeni bir ölçüm sistemi değil… Yeni bir bakış. İnsana yeniden insan olarak bakabilen bir bakış.