Bir eşya bozulduğunda aklımıza gelen ilk soru nedir? “Tamir edilebilir mi?”
Yoksa artık daha sık sorduğumuz soru şu mu: “Yenisini alsak daha iyi olmaz mı?”
Bu iki soru arasındaki fark, aslında yalnızca alışveriş alışkanlıklarımızdaki değişimi göstermiyor. Eşyayla, parayla, emekle, çevreyle ve belki de en önemlisi birbirimizle kurduğumuz ilişkinin nasıl değiştiğine dair önemli ipuçları taşıyor.
Bir zamanlar evlerimizde bozulan eşyaların tamir edilmesi son derece doğal karşılanırdı. Televizyon bozulduğunda tamirci çağrılır, ayakkabının tabanı eskidiğinde kunduracıya gidilir, sandalyenin ayağı kırıldığında marangozun kapısı çalınırdı.
Küçük ev aletleri bile kolayca gözden çıkarılmazdı. Çünkü satın alınan eşyanın mümkün olduğunca uzun süre kullanılması beklenirdi. Bugün ise tüketim alışkanlıklarımız büyük ölçüde değişti.
Elbette bunun tek sorumlusu tüketici değil. Bazı ürünlerin tamir maliyeti yenisine yaklaşabiliyor. Bazılarının yedek parçası bulunmuyor. Teknolojik ürünlerde birkaç yıl içinde yazılım desteği veya performans beklentisi değişebiliyor. Hatta kimi ürünler, onarımı son derece zorlaştıran tasarımlarla karşımıza çıkıyor.
Fakat bütün bunların yanında bizim düşünme biçimimizde de önemli bir değişiklik yaşandı:
Tamir etmek yerine değiştirmeye alıştık.
Oysa satın aldığımız her eşyanın yalnızca bir fiyatı değil, bir kullanım ömrü vardır. On yıl kullanılabilecek kaliteli bir ürünü üçüncü yılında küçük bir arıza nedeniyle gözden çıkardığımızda yalnızca yeni ürün için para ödemiyoruz.
Eski ürünün kalan kullanım değerinden de vazgeçiyoruz. Üstelik yerine aldığımız eşya için yeniden üretim, ambalaj, nakliye ve enerji süreçleri devreye giriyor.
Dolayısıyla tamir kültürünün kaybolmasının bedeli yalnızca aile bütçesine çıkmıyor. Doğa da bu hesabın içinde.
Burada geri dönüşüm kavramının öncesinde konuşmamız gereken başka bir kavram olduğunu düşünüyorum: Yeniden kullanım.
Bir eşyanın malzemesini geri dönüştürmek kuşkusuz değerlidir. Ancak çalışabilecek durumdaki bir ürünü onararak yeniden kullanmak, ona doğrudan ikinci bir hayat vermektir.
Belki de önce şunu sormalıyız:
Bu eşya gerçekten ömrünü tamamladı mı, yoksa biz mi ondan erken vazgeçiyoruz?
Üstelik tamir kültürünün ortadan kalkması başka bir değeri de beraberinde götürüyor: Ustalığı…
Mahallelerimizde bir zamanlar televizyon tamircileri, saatçiler, kunduracılar, terziler, marangozlar ve küçük elektrikli ev aletlerini onaran ustalar vardı. Birçoğunun dükkânı küçüktü ama bilgisi büyüktü. Yılların deneyimiyle çalışan bu insanlar yalnızca eşya tamir etmiyordu; aynı zamanda bir ekonomik değerin yok olmasını engelliyordu.
Bir cihazın küçük bir parçasını değiştirerek onu beş yıl daha kullanılabilir hale getiren usta aslında yalnızca teknik bir işlem yapmıyordu. Ailenin yeni bir ürün için harcayacağı paranın cebinde kalmasını da sağlıyordu.
Tamir kültürünü kaybettiğimizde yalnızca eşyaları değil, zanaatları ve ustaları da kaybediyoruz.
Fakat mesele burada bitmiyor. Çünkü beni asıl düşündüren soru şu:
Acaba eşyalara karşı geliştirdiğimiz bu kullan-at anlayışını insan ilişkilerine de taşımaya mı başladık?
Bugün ilişkilerimizde de benzer bir hız görüyoruz. Bir arkadaşımızla anlaşmazlığa düşüyoruz, görüşmeyi kesiyoruz. Bir dostumuz hata yapıyor, onu hayatımızdan çıkarıyoruz. Bir çalışma arkadaşımız beklentimizi karşılamıyor, hemen gözden çıkarabiliyoruz. Bazen yılların arkadaşlığı tek bir tartışmanın ağırlığı altında unutulabiliyor.
Daha da düşündürücü olanı, bazı insan ilişkilerinin giderek fayda üzerinden kurulması. Bir insan hayatımıza ne katıyor? Bize ne sağlayabilir? Hangi kapıyı açabilir? İşimize ne kadar yarayabilir?
Bu sorular insan ilişkilerinin merkezine yerleşmeye başladığında tehlikeli bir sınırı geçmiş oluyoruz. Çünkü eşyanın kullanım değeri olabilir; insanın ise değeri vardır.
İnsan, bize sağladığı fayda kadar değerli değildir. İşi düştüğünde arayan, işi bittiğinde unutan; ihtiyacı olduğunda yakınlaşan, ihtiyacı kalmadığında uzaklaşan ilişkiler belki de tüketim kültürünün insan dünyasındaki en acı yansımalarından biridir. Elbette burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Her eşya tamir edilemeyeceği gibi her ilişki de sürdürülemez. İnsana sürekli zarar veren, saygının ortadan kalktığı, güvenin tamamen yok olduğu ilişkilerden uzaklaşmak bazen en doğru seçimdir. Kimseye her ilişkiyi ne pahasına olursa olsun sürdürmesi gerektiği söylenemez.
Mesele bu değil. Mesele, tamir edilebilir olanı tamir etmeyi denemeden atmak.
Bir dostlukta küçük bir kırgınlığı konuşmak yerine yılların arkadaşlığından vazgeçmek… Bir yanlış anlaşılmayı açıklığa kavuşturmak yerine karşımızdakini hayatımızdan çıkarmak… Özür dilemek yerine gururu seçmek… Dinlemek yerine hüküm vermek…
İşte burada eşya dünyasındaki alışkanlığımızla insan ilişkilerindeki davranışımız birbirine benzemeye başlıyor. Belki yeniden “tamir etme kültürünü” hatırlamamız gerekiyor. Eşyalarımızı tamir ederek bütçemizi koruyabiliriz.
Kullanım ömrünü uzatarak israfı azaltabiliriz. Ustaya iş vererek bir mesleğin yaşamasına katkıda bulunabiliriz. Daha az tüketerek çevre üzerindeki yükümüzü hafifletebiliriz.
İnsan ilişkilerinde ise konuşarak, dinleyerek, özür dileyerek, anlayarak ve gerektiğinde ikinci bir şans vererek başka türlü bir israfın önüne geçebiliriz:
İnsan israfının.
Çünkü bazen kaybettiğimiz bir eşyanın yerine yenisini satın alabiliriz. Ama yıllarca hayatımızda olmuş iyi bir insanın yerine yenisini koyamayabiliriz. Belki de çağımızın en önemli sorularından biri de burada duruyor:
Biz ne zaman bozulanı onarmaktan vazgeçip yerine yenisini koymayı hayatın doğal kuralı kabul ettik?
Ve daha önemlisi:
Bu alışkanlığı yalnızca eşyalarımıza değil, birbirimize de uygulamaya başladıysak ne olacak?
Belki bundan sonra bir şey bozulduğunda hemen atmadan önce bir kez daha düşünmeliyiz. Eşyaysa, “Tamir edilebilir mi?” diye sormalıyız. İnsansa, önce başka bir soru sormalıyız:
“Konuşarak onarabileceğimiz bir şeyi, neden kaybedelim?”