Sabahın erken saatleriydi. Otobüs her durakta biraz daha kalabalıklaşıyor, işe ve okula yetişmeye çalışan insanlar kendilerine ayakta durabilecek küçük bir yer arıyordu. Yüzlerde uykusuzluk, zihinlerde günün henüz başlamadan biriktirdiği telaş vardı.
Orta yaşlı bir adam arka tarafa geçmek isterken oturan yaşlı bir yolcunun ayağına bastı. Yaşlı adam acıyla irkildi. Çevredeki herkes aynı iki kelimeyi duymayı bekliyordu: “Özür dilerim.” Fakat adam, hatasını kabul etmek yerine, “Ayağınızı biraz toplasaydınız” dedi. Birkaç saniyede sona erebilecek olay, kısa sürede sert bir tartışmaya dönüştü.
Otobüs yoluna devam ederken sesler yükseldi, bakışlar değişti ve yolcular taraf tutmaya başladı. Artık kimse yaşlı adamın ayağının acıyıp acımadığını düşünmüyordu. Mesele, kimin haklı çıkacağına dönüşmüştü. Oysa içtenlikle söylenecek bir özür, yaşanan gerginliği daha başlamadan bitirebilirdi.
Peki, insan neden kendi hatasını kabul etmek yerine karşısındakini suçlamayı tercih eder? Neden “Yanlış yaptım” demek, uzun bir tartışmaya girmekten daha ağır gelir?
Günümüz insanı yalnızca kalabalık şehirlerde değil, kalabalık bir zihnin içinde de yaşamaktadır. Geçim sıkıntısı, iş baskısı, trafik, gelecek kaygısı ve sürekli bir yere yetişme zorunluluğu tahammül sınırlarımızı giderek daraltıyor. İnsanlar çoğu zaman karşılarındaki kişiyle değil, içlerinde biriktirdikleri hayatla çatışıyor.
Trafikte çalınan bir korna, kasada birkaç dakika beklemek, yanlış anlaşılmış bir bakış veya küçük bir temas, gün boyunca bastırılan öfkenin dışarı çıkmasına yetebiliyor. Bunun bedelini ise yaşanan sıkıntıların oluşmasında hiçbir payı bulunmayan başka bir insan ödüyor.
Yoğunluk ve yorgunluk, öfkenin nedenini açıklayabilir; ancak başkasını incitmeyi haklı çıkarmaz. Çünkü herkesin dışarıdan görünmeyen bir hikâyesi vardır. Otobüste dalgın davranan kişi hasta yakınına yetişiyor olabilir. Önümüzde yavaş yürüyen yaşlı insan düşmemek için dikkat ediyor, kasada bekleten görevli saatlerdir ayakta çalışıyor olabilir.
Biz çoğunlukla yalnızca kendi telaşımızı bilir, karşımızdakinin taşıdığı yükü göremeyiz. Bu nedenle birlikte yaşamak, birbirimize katlanmaktan daha fazlasını gerektirir. Asıl ihtiyaç, karşımızdakine küçük de olsa bir yaşam alanı açabilmektir.
Özür dilemek bazı insanlar için yenilgiyi kabul etmek anlamına geliyor. Hatasını söyleyen kişinin küçüleceği, gücünü kaybedeceği veya karşısındakine üstünlük sağlayacağı düşünülüyor. Oysa samimi bir özür insanı değersizleştirmez; ona ahlaki bir büyüklük kazandırır.
Çünkü özür, kusursuz olduğunu iddia etmekten vazgeçerek davranışının sorumluluğunu üstlenebilmektir. Yanlış yapmak insan olmanın bir sonucudur; yanlışı savunmak ise bilinçli bir tercihtir.
Bu sorun yalnızca sokakta veya toplu taşıma araçlarında karşımıza çıkmaz. Bir baba, çocuğuna haksız yere bağırdığı hâlde otoritesinin zedeleneceğini düşünerek özür dilemeyebilir. Eşler birbirlerini kırar, fakat ilk adımı atan tarafın güçsüz görüneceğine inanır.
Bir yönetici çalışanına haksızlık yapar, makamının saygınlığını korumak adına sessiz kalmayı seçer. Kurumlar yanlış kararlarını düzeltmek yerine uzun açıklamalarla savunmaya çalışır.
Böylece hata ortadan kalkmaz; yalnızca üzeri örtülür. Üzeri örtülen her kırgınlık ise güveni biraz daha aşındırır.
Üstelik gerçek bir özür, “Eğer kırıldıysan özür dilerim” demek değildir. Bu ifade sorumluluğu inciten kişiden alarak incinen insana yükler. Samimi özür, yapılan yanlışı açıkça kabul etmeyi gerektirir:
“Seni kırdım, bunun sorumluluğu bana ait ve özür dilerim.”
Ancak söz tek başına yeterli değildir. Aynı davranış sürekli tekrarlanıyorsa özür, anlamını kaybederek çatışmayı erteleyen geçici bir cümleye dönüşür. Özrün değerini belirleyen, insanın sonraki davranışında görülen değişimdir.
Akşam saatlerinde aynı otobüste bu kez genç bir yolcu, dalgınlıkla önündeki kadına çarptı. Hemen durdu, gözlerinin içine baktı ve özür diledi. Kadın gülümsedi, “Önemli değil” diyerek yoluna devam etti.
Olay birkaç saniye içinde sona erdi; kimse sesini yükseltmedi, taraf tutmadı ve geriye bir kırgınlık kalmadı. Sabah yaşanan tartışmayla akşamki bu küçük karşılaşma arasındaki fark, yalnızca iki kelimeydi.
Bir toplumun olgunluğu, hiç hata yapmamasıyla değil, yaptığı hatayla nasıl yüzleştiğiyle anlaşılır. Belki de toplumsal huzur, büyük kürsülerde söylenen uzun cümlelerden önce, birbirimizin gözlerine bakarak söyleyebildiğimiz iki sade kelimeyle başlayacaktır:
Özür dilerim…