Hayat bazen insanı en zayıf yerinden sınar. Özellikle de umutla yapılan bir iş başvurusunun ardından gelen o kısa ama ağır cümleyle: “Olumsuz değerlendirildi.” Bu cümle çoğu zaman bir e-postanın içinde, birkaç satırın arasında saklıdır. Ama etkisi satırların çok ötesine geçer. Çünkü insan yalnızca bir işe başvurmaz; aynı zamanda kendini, hayallerini, geleceğini ortaya koyar. Ve o hayaller reddedildiğinde, çoğu kişi bunu sadece bir sonuç olarak değil, bir “yetersizlik hükmü” olarak algılar.
İşte tam da bu noktada hayat ikiye ayrılır. Bir yanda her ret cevabını içselleştirip içine kapananlar… Diğer yanda ise aynı cevapları almasına rağmen yoluna devam edenler. Aslında fark çoğu zaman yetenekten değil, bakış açısından kaynaklanır.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, dünyanın en başarılı insanlarının ortak bir özelliği olduğunu görüyoruz: Onlar reddedilmediler mi? Elbette reddedildiler. Ama o reddedilmeyi bir son olarak değil, bir süreç olarak gördüler.
Örneğin Jack Ma… Bugün Alibaba gibi bir teknoloji devinin kurucusu olarak tanınıyor. Ama onun hikayesi başarıyla başlamadı. Aksine, neredeyse her adımı başarısızlıkla doluydu. Üniversite sınavını defalarca geçemedi. İş başvurularından sürekli ret aldı. Hatta KFC’ye başvuran 24 kişiden işe alınmayan tek kişi oydu. Düşünün… 23 kişi kabul ediliyor, bir kişi reddediliyor ve o kişi sizsiniz. İşte o an birçok insan için kırılma noktasıdır. “Demek ki ben yeterli değilim” düşüncesi insanın içine yerleşir. Ama Jack Ma o düşünceyi kabul etmedi. O anı bir son değil, bir yön değişimi olarak gördü. Ve bugün milyarlarca dolarlık bir değerin arkasındaki isim oldu.
Bir başka örnek J.K. Rowling… Bugün milyonlarca insanın hayal dünyasını şekillendiren Harry Potter serisinin yazarı. Ama bu başarıya giden yol hiç de parlak değildi. Hayatının bir döneminde yalnız, işsiz ve depresyonla mücadele eden bir anneydi. Yazdığı kitap tam 12 yayınevi tarafından reddedildi. On iki kez “hayır” cevabı aldı. On iki kez “bu hikâye olmaz” dendi. Peki o ne yaptı? On üçüncü kapıyı çaldı. Ve o kapı açıldı. Bugün dünya edebiyatının en çok kazanan yazarlarından biri olarak anılıyor.
Bu hikâyeler bize şunu gösteriyor: Başarı, reddedilmemiş insanların değil; reddedilmeye rağmen yürümeye devam eden insanların hikâyesidir. Üstelik bu durum sadece dünya örnekleriyle sınırlı değil. Kendi ülkemizde de benzer hikâyeler var. Belki de bize en yakın olan, en gerçek gelen hikâyeler…
Eren Bali… Malatya’nın küçük bir köyünde, tek odalı bir okulda eğitim hayatına başladı. İmkânlar sınırlıydı ama hayalleri sınırsızdı. İnternet üzerinden kendi kendine çalışarak uluslararası matematik olimpiyatlarında derece yaptı. Sonrasında Silikon Vadisi’ne gitti ve bugün milyonlarca insanın eğitim aldığı Udemy platformunu kurdu. Onun hikayesi bize şunu söylüyor: Başladığın yer değil, yürümeye devam edip etmediğin önemlidir.
Bir diğer örnek Gamze Cizreli… Bugün BigChefs markasıyla Türkiye’nin ve dünyanın birçok noktasında faaliyet gösteren bir girişimci. Ama onun yolculuğu da başarıyla başlamadı. Bir dönem tüm birikimini kaybetti, borç içinde kaldı. Birçok kişi o noktada pes ederdi. Ama o etmedi. Yeniden başladı. Ve bugün kurduğu marka global bir zincir haline geldi.
Bu örnekler bize aslında çok net bir gerçeği anlatıyor: Hayatta başarıya ulaşan insanlar, hiçbir zaman düşmeyenler değil; düştüğünde kalkmayı öğrenenlerdir. Peki o halde neden bazı insanlar birkaç ret cevabından sonra tamamen içine kapanıyor? Neden kendilerini değersiz hissediyorlar?
Çünkü modern dünyada başarı, çoğu zaman “anlık sonuçlar” üzerinden ölçülüyor. İnsanlar sabretmeyi, sürece güvenmeyi unutuyor. Oysa hayat bir maratondur; kısa bir sprint değil. Birkaç olumsuz sonuç, hayatın genelini tanımlamaz. Ama biz çoğu zaman o birkaç sonucu büyütüp kendimize bir kimlik haline getiriyoruz.
Bir iş başvurusunun reddedilmesi, bir insanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Bu sadece o anki şartların, ihtiyaçların ve beklentilerin uyuşmadığını gösterir. Ama insan bunu çoğu zaman şöyle yorumlar: “Ben yetersizim.” İşte en büyük kırılma da burada başlar.
Oysa belki de mesele şudur: Yanlış kapıyı çalıyorsunuzdur. Ya da doğru kapıyı yanlış zamanda çalıyorsunuzdur. Bu yüzden hayatta mücadeleden kaçmayan insanların çok önemli bir sorumluluğu vardır. Onlar sadece kendi hayatlarını değiştirmekle kalmaz; aynı zamanda başkalarına da yol gösterirler. Çünkü umut bulaşıcıdır. Tıpkı umutsuzluk gibi…
Bir insanın “Ben başardım” demesi, çoğu zaman bir başkasının “Ben de başarabilirim” demesine vesile olur. Bu nedenle başarı hikayeleri sadece birer anekdot değildir. Onlar birer pusuladır. Yolunu kaybetmiş insanlara yön gösterir. “Bak, sen de yapabilirsin” der.
Ama burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Bu hikayeleri sadece okumak yetmez. Onları anlamak gerekir. Çünkü bu insanların ortak noktası sadece “başarmış olmaları” değil; aynı zamanda vazgeçmemiş olmalarıdır.
Bugün birçok insan ilk engelde duruyor. İlk ret cevabında geri çekiliyor. Oysa başarı çoğu zaman bir adım daha sonradır. Ama o adımı atmak için cesaret gerekir. Sabır gerekir. En önemlisi de kendine inanmak gerekir.
Belki de hayatın en kritik sorusu şudur: “Bir kez daha deneyecek misin?”
Çünkü bazen tüm farkı yaratan şey, sadece bir kez daha denemektir. Unutmayalım ki bugün hayranlıkla baktığımız birçok başarı hikayesi, bir zamanlar kimsenin inanmadığı hayallerdi. Eğer o insanlar çevrelerinin, sistemin ya da kendi iç seslerinin “yapamazsın” diyen tarafına teslim olsalardı, bugün o hikayelerin hiçbirini bilmiyor olacaktık.
O halde belki de yapmamız gereken şey çok basit ama bir o kadar da zor: Ret cevaplarını bir son olarak değil, bir yönlendirme olarak görmek. Çünkü hayat bazen bizi istediğimiz yere değil, gitmemiz gereken yere götürür.
Ve son olarak şunu söylemek gerekir: Eğer bugün bir yerlerden ret cevabı aldıysanız, bu sizin hikayenizin sonu değil. Belki de sadece giriş bölümü…
Asıl hikaye, bundan sonra ne yapacağınızla yazılacak. Vazgeçerek mi? Yoksa bir kez daha deneyerek mi? İşte tüm mesele burada.