Gece, Kocatepe’nin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Uzakta belli belirsiz seçilen tepeler susuyor, Afyon Ovası karanlığın içinde kayboluyordu. Saatlerdir bekleyen askerlerin arasında neredeyse hiç konuşan yoktu. Çünkü bazı sessizlikler korkudan değil, yaklaşan büyük anın ağırlığından doğardı.
Genç asker, tüfeğini iki eliyle kavramıştı. Cebinde annesinin verdiği küçük bir mendil, aklında ise ardında bıraktığı kerpiç ev vardı. Annesinin kapı önünde bekleyişini, babasının vedalaşırken yüzünü çevirmesini hatırladı. Kaç gündür doğru dürüst uyumamıştı. Yorgundu, açtı; fakat bütün bunlardan daha güçlü bir duygu taşıyordu: Artık geri dönülecek bir yer değil, kurtarılacak bir vatan vardı.
Takvimler 26 Ağustos 1922’yi gösteriyordu.
Şafak henüz sökmemişti. Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti Kocatepe’deydi. Önlerinde uzanan karanlık yalnızca işgal altındaki toprakların değil, yıllardır yoklukla sınanan bir milletin kaderini de saklıyordu. Biraz sonra duyulan top sesleri gecenin sessizliğini parçaladı. Dağlardan yükselen yankı, sanki Anadolu’nun her köyüne, her kasabasına ulaşmak istiyordu.
Büyük Taarruz başlamıştı.
Genç asker, verilen emirle ileri atıldı. Ayağının altındaki taşları, yüzüne çarpan toprağı, yanı başından geçen arkadaşının nefesini hissediyordu.
O an ne tarih kitaplarında yer alacağını düşündü ne de kendisine kahraman denileceğini… Onun bütün dünyası birkaç adımlık mesafeden ibaretti.
Önündeki sipere ulaşmak, yanındaki arkadaşını yalnız bırakmamak ve kendisine emanet edilen toprağı geri almak istiyordu.
Günler ilerledikçe cephedeki hareket hızlandı. Türk ordusu, yılların yorgunluğunu iradeye dönüştürerek ilerliyordu. Her tepenin ardında başka bir çatışma, her yolun sonunda yeni bir sınav vardı. Fakat artık geri çekilen yalnızca düşman birlikleri değildi; Anadolu’nun üzerine çöken çaresizlik duygusu da dağılıyordu.
30 Ağustos günü Dumlupınar’da verilen Başkomutanlık Meydan Muharebesi, mücadelenin belirleyici aşaması oldu. O gün kazanılan yalnızca askerî bir üstünlük değildi. Bir millete biçilen kader reddedilmiş, bağımsız yaşama iradesi bütün dünyaya ilan edilmişti.
Cephede yükselen zafer, haritalardaki sınırların ötesinde bir anlam taşıyordu: Anadolu, yeniden kendi geleceğine sahip çıkıyordu.
Akşam olduğunda gökyüzü kızıla dönmüştü. Genç asker, sessizce ufka baktı. Yanında yürüyen bazı arkadaşları artık yoktu. Sevincin içine karışan hüzün, zaferin görünmeyen bedeliydi. Belki cebindeki mendili yeniden eline aldı. Belki annesinin yüzünü düşündü. Belki de yalnızca toprağa oturup derin bir nefes aldı.
Onun adını bilmiyoruz.
Belki bir köyün nüfus defterinde kaldı, belki bir mezar taşında birkaç kelimeyle yaşadı. Fakat bugün özgürce yürüdüğümüz sokaklarda, dalgalanan bayrağımızda ve kendi geleceğimiz hakkında karar verebilmemizde onun da payı var.
Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. Artık Kocatepe’de topların sesi duyulmuyor. Fakat bağımsızlığı korumanın mücadelesi bitmiş değil; yalnızca biçim değiştirdi.
Bugünün cepheleri eğitimde, bilimde, üretimde, adalette ve toplumsal dayanışmada kuruluyor. Bir ülke sadece sınırlarını savunarak değil; aklını özgür, kurumlarını güçlü, insanını onurlu tutarak da bağımsız kalır.
30 Ağustos’u anmak, geçmişin görkemli bir sahnesini uzaktan seyretmek değildir. O karanlık sabahı aydınlığa dönüştüren iradenin bize bıraktığı sorumluluğu kabul etmektir. Çünkü zaferler yalnızca kazanıldıkları günlere ait değildir; değerleri korunabildiği sürece yaşamaya devam eder.
O sabah bir millet ayağa kalktı.
Şimdi bize düşen, onun emanet ettiği ülkeyi daha bilgili, daha adil ve daha güçlü biçimde yarına taşımaktır.