Bazı duygular vardır; insanın içinde başlar ama orada kalmaz. Sessizce büyür, şekil değiştirir ve bir süre sonra sadece sahibini değil, çevresini de etkileyen bir güce dönüşür. İşte “yetersizlik hissi” tam olarak böyle bir duygudur. İlk bakışta masum gibi görünür. Bir eksiklik duygusu… Bir tamamlanmamışlık hali… Ancak bu duygu yönetilemediğinde, insanın iç dünyasından taşarak toplumsal bir soruna dönüşebilir.
Hepimiz hayatımızın bir döneminde kendimizi yetersiz hissetmişizdir. Bir sınavda başarısız olduğumuzda, bir işe kabul edilmediğimizde ya da bir başkasının bizden daha iyi olduğunu düşündüğümüzde bu duygu içimize yerleşir. Bu aslında insan olmanın doğal bir parçasıdır. Çünkü gelişim, çoğu zaman eksikliğin fark edilmesiyle başlar. Ancak mesele, bu farkındalığın bizi nereye götürdüğüdür.
Bazı insanlar bu hissi bir itici güç haline getirir. Daha çok çalışır, kendini geliştirir, eksiklerini kapatmaya çalışır. Bu insanlar için yetersizlik hissi bir “başlangıç noktasıdır.” Ama bazıları için aynı duygu bir “duvar” olur. Aşılamayan, geçilemeyen, insanı olduğu yerde tutan bir duvar… İşte tehlike burada başlar.
Çünkü insan o duvarın önünde uzun süre kaldığında, zamanla o duvarı yıkmaya çalışmak yerine başka bir yolu seçer: Duvarı inkar etmek.
“Ben yetersiz değilim,” der. “Zaten o kadar da önemli değil,” der. “Herkes aynı şeyi yapabilir,” der. Ve en tehlikelisi… “Başaranlar aslında o kadar da iyi değil,” demeye başlar.
İşte bu noktada duygu, şekil değiştirir. Artık mesele kişinin kendi eksikliği değildir. Mesele, başkalarının başarısını küçültmeye dönüşmüştür. Çünkü insan zihni, taşıyamadığı bir duyguyu hafifletmek için çoğu zaman gerçekliği eğip bükmeyi tercih eder.
Bu durum, bireysel bir savunma mekanizması olarak başlayabilir. Ancak zamanla bu mekanizma, bir davranış biçimine dönüşür. Kişi artık sadece iç dünyasında değil, dış dünyada da bu düşünceyi üretmeye başlar. Dedikodular, küçümsemeler, alaycı yorumlar, “ama” ile başlayan cümleler…
“Başardı ama…” “İyi ama…” “Şansı vardı…”
Bu cümleler aslında görünenden çok daha derin bir şey anlatır. Bu cümleler, bir insanın kendi içindeki kırılmayı dışarıya yansıttığı anlardır. Ancak mesele burada da bitmez.
Zamanla bu düşünce biçimi, bireyin çevresine de sirayet eder. İnsanlar birbirlerini etkiler. Özellikle de duygular konusunda… Negatif duygular ise çok daha hızlı yayılır. Bir kişi başlar, iki kişi olur, sonra küçük bir grup… Ve bir bakarsınız ki bir başarı hikayesi, bir anda sorgulanan, tartışılan, hatta itibarsızlaştırılan bir olaya dönüşmüş.
İşte burada artık bireysel bir mesele kalmaz. Bu, toplumsal bir sorundur. Çünkü bir toplumda başarı sürekli olarak aşağı çekiliyorsa, o toplumda iki şey olur: Birincisi, başarılı insanlar yorulur. İkincisi, potansiyeli olan insanlar cesaret edemez.
Düşünün… Bir insan bir şey başardığında alkışlanmak yerine sorgulanıyorsa, desteklenmek yerine küçümseniyorsa, o insan bir sonraki adımı atmak konusunda tereddüt eder. Daha da kötüsü, bu durumu gören diğer insanlar “fazla öne çıkmamak” gerektiğini öğrenir.
Ve böylece toplum, farkında olmadan kendi potansiyelini bastırmaya başlar. Oysa gelişmiş toplumlara baktığımızda farklı bir tablo görürüz. Orada başarı, tehdit olarak değil; ilham olarak görülür. Birinin yükselmesi, diğerlerinin de yükselebileceği anlamına gelir. Ama yetersizlik hissinin yönetilemediği toplumlarda durum tam tersidir. Birinin yükselmesi, diğerleri için bir rahatsızlık kaynağına dönüşür.
Burada çok kritik bir ayrım var: Yetersizlik hissi tek başına bir sorun değildir. Asıl sorun, bu hissin nasıl yönetildiğidir. Bu duygu doğru yönetildiğinde insanı geliştirir. Yanlış yönetildiğinde ise insanı ve çevresini zehirler.
Bu yüzden mesele sadece bireyleri eleştirmek değildir. Bu duygunun neden bu kadar yaygın hale geldiğini de sorgulamak gerekir. Çocuklukta sürekli kıyaslanan bireyler… Başarıyı sadece sonuçla ölçen eğitim sistemleri… Sosyal medyada sürekli “mükemmel hayatlar” gören insanlar… Tüm bunlar, bireyin kendini eksik hissetmesine zemin hazırlar.
Ama bu noktadan sonra herkesin bir tercihi vardır. Ya kendi içine dönüp eksiklerini kabul edecek ve gelişim yoluna girecek… Ya da dışarıya dönüp başkalarının ışığını söndürmeye çalışacaktır. Ne yazık ki ikinci yolu seçenler, sadece kendilerine zarar vermekle kalmaz. Onlar, bulundukları ortamın enerjisini düşürür, insanların motivasyonunu kırar, güven duygusunu zedeler. Ve en kötüsü, bunu çoğu zaman farkında olmadan yaparlar.
Çünkü insan, kendi içindeki karanlığı tanımadığında, onu başkalarının üzerine yansıtır. Oysa gerçek güç, başkasının ışığını söndürmekte değil; kendi ışığını yakabilmektedir. Belki de bu yüzden en doğru soru şudur:
Bir başkasının başarısı sizi rahatsız ediyorsa, sorun gerçekten onda mı? Bu sorunun cevabı kolay değildir. Ama bu soruyu sormayan bir toplumun ilerlemesi de kolay değildir.
Sonuç olarak…
Yetersizlik hissi, insanın doğasında vardır. Ama bu hissin bizi nereye götüreceği, tamamen bizim seçimimizdir.
Ya bu duyguyu bir basamak yaparız…
Ya da bir bataklık. Ve unutulmamalıdır ki;
Bir toplumun gerçek gücü, en başarılı insanlarının sayısıyla değil, başarılı olanlara nasıl davrandığıyla ölçülür.