Bir toplumun gerçek karakteri bazen en büyük meydanlarda değil, kırmızı ışıkta beklerken ortaya çıkar. Bir ambulans siren çaldığında insanların nasıl kenara çekildiğine dikkat edin. Kimse o anda itiraz etmez. Çünkü herkes bilir ki orada taşınan şey yalnızca bir araç değildir. Belki bir insanın nefesi, bir annenin umudu, bir çocuğun yaşam ihtimali taşınıyordur. İşte bu yüzden toplum sirene saygı duyar. Çünkü onun ardında kamu yararı vardır.
Ancak aynı toplum, arkasında gerçek bir aciliyet bulunmayan çakarlı araçları gördüğünde aynı duyguyu yaşamıyor. Tam tersine… İnsanların içinde sessiz bir öfke büyüyor. Çünkü mesele artık yalnızca trafik meselesi olmaktan çıkıyor. Mesele, eşitlik hissinin yara alması haline geliyor.
Bugün Türkiye’de trafikte yaşanan en büyük psikolojik kırılmalardan biri budur. İnsanlar yalnızca kuralları ihlal eden araçları görmüyor. Aynı zamanda kendilerinden farklı kurallarla yaşayan bir düzenin varlığını hissetmeye başlıyor. Belki de toplumun zihninde oluşan en tehlikeli soru şudur: “Kurallar gerçekten herkes için mi var?” İşte bu soru büyüdüğünde, yalnızca trafik düzeni değil; toplumsal aidiyet duygusu da zarar görmeye başlıyor.
Türkiye’de son yıllarda yetkisiz çakar kullanımına yönelik cezaların artırıldığı biliniyor. Devlet bu konuda çeşitli yasal düzenlemeler yaptı. Açıklamalar yapıldı. Denetimler artırıldı. Fakat toplum hala aynı görüntüleri görmeye devam ediyor. Lüks araçlar… Koruma konvoyları… Trafiği yaran sirenler… Vatandaşın üzerine psikolojik baskı kuran geçişler…
İnsanlar doğal olarak şu sonuca varıyor: “Demek ki cezalar hala yeterince caydırıcı değil.” Aslında sorun yalnızca cezanın miktarı değil. Çünkü modern toplumlarda caydırıcılığı oluşturan şey bazen para cezasından çok daha büyük bir unsurdur: Yakalanacağından emin olmak.
Avrupa ülkeleri ile Türkiye arasındaki temel farklardan biri de tam burada ortaya çıkıyor. Örneğin Almanya’da insanlar yalnızca cezanın ağır olduğunu düşünmez. Aynı zamanda kurala aykırı davrandıklarında sistemin istisna üretmeyeceğine inanırlar. Bu çok önemli bir psikolojik farktır. Çünkü hukuk yalnızca kanun kitaplarında yazdığı kadar güçlü değildir. Toplumun ona ne kadar inandığı kadar güçlüdür.
Almanya’da ya da bazı Avrupa ülkelerinde yetkisiz çakar kullanımı sadece “trafik ihlali” olarak görülmez. Kamu otoritesini taklit etmek, acil sistem güvenliğini zedelemek ve toplumsal düzeni bozmak olarak değerlendirilir. Daha da önemlisi toplum bunu normalleştirmez. İnsanlar böyle bir görüntüyü gördüklerinde rahatsız olur. Sorgular. Tepki gösterir.
Çünkü orada kamu gücü, kişisel gösteri alanına dönüştüğünde toplum bunu demokrasi kültürüyle bağdaştıramaz. Türkiye’de ise yıllar içinde başka bir psikolojik alan oluştu. Bir kısım insan için çakar: “Ben önemliyim” demenin sessiz aracına dönüştü. İşte tehlike tam burada başlıyor. Çünkü devlet adına kullanılan bir yetki, bireysel güç gösterisine dönüştüğü anda kamu vicdanı zedeleniyor.
Trafikte bekleyen vatandaş sadece bir araç görmüyor artık. Aynı zamanda görünmez bir mesaj hissediyor: “Bazıları daha ayrıcalıklı.” Bu duygu küçümsenecek bir duygu değildir.
Çünkü toplumları ayakta tutan şey yalnızca ekonomi değildir. Yalnızca teknoloji değildir. Yalnızca askeri güç de değildir. Toplumları ayakta tutan en önemli unsurlardan biri adalet hissidir.
Bir vatandaş kırmızı ışıkta beklerken başka birinin kuralları aşarak ilerlediğini gördüğünde yalnızca birkaç dakika kaybetmez. Aynı zamanda sisteme olan güveninden de küçük bir parça kaybeder. Ve bu durum tekrarlandıkça toplumda sessiz bir psikolojik aşınma başlar.
İnsanlar birbirine karşı daha sert hale gelir. Kurallara olan saygı azalır. “Nasıl olsa herkes bir yolunu buluyor” düşüncesi yayılır.
İşte anarşi tam da böyle başlar. Anarşi bazen sokak çatışmalarıyla başlamaz. Önce kurallara olan ortak inanç zayıflar. Sonra insanlar sistemi değil, kendi yöntemlerini önemsemeye başlar.
Bir toplumda vatandaş şuna inanmaya başlarsa: “Kurallar bazıları için geçerli değil,” orada yalnızca trafik kültürü değil, hukuk kültürü de yara almaya başlar. Oysa güçlü devlet görüntüsü yüksek siren seslerinden oluşmaz.
Gerçek güç, vatandaşın devlete güven duymasıdır. Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerine bakıldığında bunu görmek mümkündür. Birçok Avrupa ülkesinde üst düzey yöneticilerin bile daha sade koruma sistemleriyle hareket ettiği görülüyor. Çünkü modern demokrasi anlayışı şunu bilir: Devlet vatandaşın üstünde duran bir güç merkezi değil, vatandaş adına çalışan bir organizasyondur.
Bu yüzden kamu gücünün görünür gösterişe dönüşmesi toplumda rahatsızlık oluşturur. Türkiye’nin de artık bu psikolojik kırılmayı doğru okuması gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca çakar değil. Mesele, eşitlik hissi, adalet algısı, kamusal güven, vatandaş-devlet ilişkisi.
İnsanlar trafikte yalnızca araç kullanmıyor. Aynı zamanda devlet anlayışını deneyimliyor. Bir ambulansa herkes gönüllü olarak yol verir. Çünkü orada insan hayatı vardır. Fakat kamu hizmetiyle ilgisi olmayan bir aracın trafikte baskı oluşturarak ilerlemesi toplumun zihninde başka bir duygu yaratıyor: “Kendini sistemin üstünde gören insanlar mı var?” İşte bu soru büyüdükçe vatandaşın devlete olan psikolojik yakınlığı azalıyor.
Devletin burada yapması gereken şey yalnızca yeni ceza açıklamak değildir. Çünkü toplum artık yalnızca yasa metni görmek istemiyor. Sonuç görmek istiyor. Daha görünür denetim… Daha şeffaf uygulama… İstisnasız yaptırım… Gösterişten uzak kamu kültürü…
Asıl ihtiyaç budur.
Belki de Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri mütevazı güç anlayışı. Çünkü gerçekten güçlü devletler bağırmak zorunda kalmaz. Sürekli siren göstermek zorunda kalmaz. Vatandaşını psikolojik olarak ezmeye ihtiyaç duymaz.
Gerçek güç sessizdir. Kurumsaldır. Dengelidir. Ve herkese eşit mesafededir. Bugün toplumun özlediği şey de tam olarak budur.
İnsanlar korkmak istemiyor. Güvenmek istiyor. Kendilerini ikinci sınıf hissetmek istemiyor. Eşit vatandaş olduklarını hissetmek istiyor. Çünkü bir ülkenin gerçek itibarı yalnızca uluslararası arenada değil, kırmızı ışıkta bekleyen vatandaşın zihninde oluşur. Ve bazen trafikte duyulan tek bir siren sesi bile bir toplumun devlete olan yakınlığını ya da uzaklığını belirleyebilir. Türkiye güçlü bir devlettir. Fakat artık gücün tanımını yeniden düşünmek gerekiyor.
Belki de gerçek güç; trafikte yol açtırmak değil, toplumun gönlünde güven duygusu oluşturabilmektir.