Hava Durumu

Tarafın neresi?

Yazının Giriş Tarihi: 17.07.2026 00:05
Yazının Güncellenme Tarihi: 17.07.2026 00:05

Siyaset yalnızca seçim kazanma sanatı değildir. Meydanlarda daha fazla insan toplamak, rakibinden daha yüksek oy almak, belediye veya devlet yönetimini ele geçirmek de siyasetin tek ölçüsü olamaz. Siyasetin bir de vicdanı, hafızası ve sorumluluğu vardır.

Çünkü siyasetçi yalnızca kendisini temsil etmez.

Arkasında milyonlarca insanın umudu, ülkesinin itibarı, devletinin geleceği ve toplumunun ortak değerleri vardır.

Bu nedenle bir siyasetçinin hangi devletin yanında durduğu, hangi uluslararası aktörlere sempati gösterdiği veya hangi olaylar karşısında sessiz kaldığı kişisel tercih olarak değerlendirilemez.

Hele dünyanın gözleri önünde Gazze gibi büyük bir insanlık dramı yaşanırken…

Bugün İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askerî operasyonların ortaya çıkardığı tabloyu görmezden gelmek mümkün değildir. On binlerce insan hayatını kaybetmiş, şehirler büyük ölçüde tahrip edilmiş, hastaneler işlevsiz hâle gelmiş, milyonlarca insan yaşam alanlarından uzaklaştırılmıştır.

Ölenlerin arasında çocuklar vardır. Kadınlar vardır. Yaşlılar vardır. Hayatının hiçbir döneminde eline silah almamış insanlar vardır.

Böyle bir tablo karşısında siyasetçinin önünde aslında oldukça basit bir tercih bulunmaktadır.

Gücün yanında mı duracaktır, insanın yanında mı? İşte siyasetin gerçek sınavı burada başlamaktadır. Dünyanın güçlü devletlerinden destek alan bir ülkenin yanında durmak kolaydır. Uluslararası sistemin korumasına sahip hükümetlerle yakın ilişkiler kurmak da mümkündür.

Fakat yıkılmış bir şehrin enkazından çocuğunu çıkarmaya çalışan bir babanın yanında durmak siyasi cesaret ister.

Açlıkla mücadele eden insanların hakkını savunmak vicdan ister. Uluslararası ilişkilerde güçlü olanın değil, haklı olanın yanında durabilmek ise karakter ister. Türkiye’nin siyasi geleneğinde dış politika her zaman yalnızca diplomatik ilişkilerden ibaret görülmemiştir.

Bu toprakların insanları dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan acılara karşı duyarlı olmuştur. Çünkü tarih boyunca savaşın, göçün, işgalin ve parçalanmanın ne anlama geldiğini bilen bir toplumuz. Bu nedenle Türkiye’de siyaset yapanların başka devletlerin politikalarına yaklaşırken toplumun tarihsel hafızasını dikkate almaları gerekir.

Bir siyasetçinin İsrail’e sempatiyle yaklaşması veya İsrail devletinin yanında olduğunu ifade etmesi yalnızca dış politika tercihi değildir. Aynı zamanda topluma verilmiş siyasi bir mesajdır. Çünkü bugün İsrail denildiğinde dünya kamuoyunun önemli bir bölümünün zihninde yalnızca bir devlet bulunmamaktadır. Gazze bulunmaktadır. Yıkılmış şehirler bulunmaktadır. Hayatını kaybeden çocuklar bulunmaktadır. Yerinden edilmiş milyonlarca insan bulunmaktadır.

Dolayısıyla böyle bir dönemde İsrail’in yanında durduğunu açıklayan bir siyasetçinin toplumdan gelecek tepkileri de hesaba katması gerekir.

Elbette siyasetçiler farklı dış politika görüşlerine sahip olabilir. Bir siyasi hareket Batı dünyasıyla daha yakın ilişkiler kurulmasını savunabilir. Başka bir siyasi hareket bölgesel güçlerle iş birliğini tercih edebilir. Bir başkası tamamen bağımsız dış politika anlayışını benimseyebilir. Bunların tamamı demokratik siyasetin içinde tartışılabilir.

Ancak insan hayatının değeri tartışma konusu olamaz. Çünkü uluslararası ilişkilerde çıkarlar değişebilir. İttifaklar değişebilir. Hükümetler değişebilir. Fakat bir çocuğun yaşam hakkı değişmez.

Türkiye’nin ihtiyacı, başka ülkelerin siyasi merkezlerinden alkış bekleyen siyasetçiler değildir. Türkiye’nin ihtiyacı kendi toplumunun sesini dinleyen, ülkesinin çıkarlarını koruyan ve gerektiğinde dünyanın güçlü devletlerine karşı söz söyleyebilen siyasetçilerdir.

Burada iktidar veya muhalefet ayrımı yapılmamalıdır. Bir siyasetçi iktidardaysa da ülkesinin çıkarlarını savunmak zorundadır. Muhalefetteyse de aynı sorumluluğu taşımaktadır. Çünkü muhalefet etmek, ülkesini uluslararası platformlarda sürekli şikâyet etmek anlamına gelmemelidir.

Bir ülkede sorunlar olabilir. Demokrasi tartışmaları yaşanabilir. Ekonomik krizler ortaya çıkabilir. Hukuk sistemi eleştirilebilir. Bütün bunlar demokratik toplumlarda tartışılmalıdır.

Ancak Türkiye’nin sorunlarını yabancı başkentlerin siyasi desteğiyle çözmeye çalışmak başka bir anlayıştır. Türkiye’nin meselelerini yine Türkiye toplumu çözmelidir. Sandıkla. Hukukla. Demokratik mücadeleyle. Toplumsal uzlaşmayla.

Çünkü devletlerin dostlukları çoğu zaman çıkarlarla sınırlıdır. Bugün sizi destekleyen bir ülke yarın kendi çıkarları değiştiğinde başka bir politika izleyebilir. Fakat yaşadığınız ülke değişmez. Toplum değişmez. Birlikte yaşamak zorunda olduğunuz insanlar değişmez.

İşte bu nedenle siyasetin merkezinde Türkiye toplumu bulunmalıdır.

Türkiye’nin huzuru. Türkiye’nin güvenliği. Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı. Türkiye’nin toplumsal barışı. Siyasi partiler gelip geçer. Genel başkanlar değişir. Seçimler kazanılır veya kaybedilir.

Fakat devletin geleceği ve toplumun ortak yaşam iradesi siyasi rekabetin üzerinde tutulmalıdır. Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyaçlarından biri de budur.

Siyasetin sürekli kavga üreten bir mekanizma olmaktan çıkarılması gerekir. Toplumun bir bölümünü diğer bölümüne düşmanlaştıran dil terk edilmelidir. İktidarın yaptığı her şeyi yanlış görmek de muhalefetin yaptığı her şeyi ihanet olarak değerlendirmek de sağlıklı değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı kör siyasi sadakat değil, aklıselimdir. Çünkü bir ülkenin gerçek gücü yalnızca ordusundan, ekonomisinden veya nüfusundan kaynaklanmaz. Bir ülkenin gerçek gücü toplumunun ortak meselelerde bir araya gelebilme kapasitesidir.

Gazze meselesi de bunlardan biridir. Bir insanlık dramı karşısında siyasi hesap yapılmamalıdır. Bir devletin arkasında hangi büyük güçlerin bulunduğuna bakılmamalıdır. Bir siyasetçinin uluslararası ilişkilerde hangi çevrelerden destek gördüğü de belirleyici olmamalıdır. Ortada ölen insanlar varsa insanlığın tarafında durulmalıdır.

Çünkü bazı anlar vardır. Tarafsızlık mümkün değildir. Bazı olaylar vardır. Sessizlik bile siyasi bir tercihe dönüşür. Ve bazı devletler vardır. Yaptıkları karşısında susmak, zamanla yapılanların normalleşmesine katkıda bulunur.

Türkiye’nin siyasi aktörleri bu gerçeği görmek zorundadır. Başka ülkelerin takdirini kazanmak uğruna kendi toplumunun vicdanından uzaklaşan siyaset anlayışı uzun vadede başarılı olamaz.

Çünkü siyasetçinin gerçek gücü dışarıdan aldığı destek değildir. Toplumdan aldığı güvendir.

Bu güven kaybedildiğinde uluslararası toplantılarda verilen fotoğrafların, yabancı devletlerden gelen övgülerin veya diplomatik desteklerin hiçbir anlamı kalmaz.

Türkiye toplumu siyasetçilerden kusursuz olmalarını beklemiyor. Fakat samimi olmalarını bekliyor. Ülkesinin çıkarlarını savunmalarını bekliyor. İnsanlık dramları karşısında doğru yerde durmalarını bekliyor. Ve gerektiğinde dünyanın en güçlü devletlerine karşı bile söz söyleyebilmelerini bekliyor.

Çünkü siyaset yalnızca iktidara ulaşmanın yolu değildir. Siyaset aynı zamanda tarihe karşı sorumluluktur. Bugün verilen kararlar yarın unutulabilir. Söylenen sözler gündemin yoğunluğu içinde kaybolabilir. Fakat toplumların hafızası bazen siyasetçilerin düşündüğünden çok daha güçlüdür.

İnsanlar kimin yanında durduğunuzu hatırlar. Hangi olay karşısında sustuğunuzu hatırlar. Hangi güç merkezlerinden destek beklediğinizi hatırlar.

Ve en önemlisi… İnsanlık sınavı verildiğinde tarafınızın neresi olduğunu hatırlar. Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan da belki tam olarak budur.

Hangi siyasi partinin kazandığı değil. Hangi liderin iktidara geldiği değil. Bu ülkenin insanlarının ortak vicdanının korunup korunamadığıdır. Çünkü devletleri ayakta tutan yalnızca sınırlar değildir.

Toplumların adalet duygusudur. Ve adalet duygusunu kaybeden bir siyaset, seçim kazanabilir. İktidar olabilir. Dünyanın güçlü devletleri tarafından desteklenebilir.

Fakat kendi toplumunun vicdanında kaybettiğinde geriye cevaplanması gereken tek bir soru kalır: Tarafın neresi?

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.