Ayakkabının tabanı yine açılmıştı. Daha birkaç ay önce almıştı oysa. İşten dönerken uğradığı dükkânda, daha dayanıklı olduğu söylenen modeli de denemiş, fiyatını duyunca usulca çıkarmıştı. O gün cebindeki paranın bir kısmı markete, bir kısmı yol ücretine ayrılmıştı.
Tercihini yaparken uzun uzun düşünmesine gerek kalmamıştı. Şimdi aynı ihtiyacın karşısında, yeniden para bulmaya çalışıyordu. İlk alışverişinde koruduğunu sandığı bütçe, ikinci kez aynı yerden eksiliyordu. “Ucuz mal pahalıya gelir” deriz.
Bu söz, satın alma anında görünmeyen masrafları hatırlatır. Fakat söylemesi kolay olan bu öğüdün herkesin hayatında uygulanabilir bir karşılığı yoktur. İnsan, yıllarca kullanabileceği bir ürünü almak isteyebilir; ne var ki o ürünün bedelini bugün ödeyemiyorsa gelecekte sağlayacağı tasarruftan yararlanamaz.
Dar gelirlinin hesabı çoğu zaman önümüzdeki beş yılı değil, ay sonuna kalan günleri kapsar. Burada ucuzlukla kalitesizliği birbirine karıştırmamak gerekir. Uygun fiyatlı bir ürün ihtiyacı karşılayabilir, uzun süre kullanılabilir.
Yüksek fiyat ise kendiliğinden üstünlük belgesi değildir. Etiketin içinde malzemenin, emeğin ve işçiliğin yanında reklamın, gösterişli ambalajın, mağaza giderlerinin ve markanın oluşturduğu prestijin de payı bulunabilir. Tüketici bazen daha sağlam bir eşyaya, bazen yalnızca daha etkileyici bir sunuma para öder.
Aradaki farkı anlamak her zaman kolay değildir. Ürünün satıldığı firmanın tanınmış olması da bu belirsizliği bütünüyle ortadan kaldırmaz. Güven, tabelanın büyüklüğünden çok verilen bilginin doğruluğunda ve sorun çıktığında gösterilen tutumda kendini belli eder.
Sattığı ürünün arkasında duran küçük bir işletme, müşterisini servisle mağaza arasında dolaştıran büyük bir firmadan daha güvenilir olabilir. Kolay iade ve düzgün hizmet değerlidir; ancak bunlar dayanıksız bir ürünü dayanıklı hâle getirmez.
Satıcının sorumluluğu ile ürünün niteliğini ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Asıl güçlük, insanların bu değerlendirmeyi yapabilecek zamana ve bilgiye her zaman sahip olmamasıdır. Herkes kumaşı, elektronik parçayı, yapı malzemesini veya gıda içeriğini uzmanı gibi inceleyemez.
Alışveriş, bir ölçüde başkasının sözüne güvenmeyi gerektirir. Bu nedenle tüketiciden sürekli dikkat beklerken üreticinin dürüstlüğünü, satıcının açıklığını ve denetimin etkinliğini geri plana itemeyiz. Yanıltıcı bir vaat karşısında kaybedilen para, bazı evlerde kolayca yerine konulamayacak bir haftalık ihtiyaç demektir.
Üstelik bir eşyanın gerçek maliyeti kasada bitmez. Fazla elektrik tüketen cihaz faturada, yedek parçası bulunmayan araç tamirde, birkaç kullanımdan sonra bozulan ürün yeniden alışverişte karşımıza çıkar. Her yenileme için harcanan zamanın, ulaşım giderinin ve uğraşın da bedeli vardır.
Tamir edilebilirlik bu yüzden önemlidir. Küçük bir parçanın değişmesiyle kullanılabilecek eşyanın bütünüyle atılması, hem aile bütçesinden hem ortak kaynaklarımızdan eksiltir.
Sofraya geldiğimizde hesap daha hassaslaşır. Aileler aynı parayla daha fazla kişiyi doyurmaya çalışırken çeşitlilikten veya bazı besinlerden vazgeçebilir. Burada ucuz olan her gıdayı sağlıksız ilan etmek büyük hata olur.
Sade, uygun fiyatlı ve besleyici seçenekler elbette vardır. Ancak böyle seçenekleri bilmek kadar onlara düzenli ulaşabilmek de gerekir. İnsanın alışveriş sepetini yalnızca iradesi doldurmaz; geliri, yaşadığı çevre, çalışma saatleri ve yemek hazırlamaya ayırabildiği zaman da belirler. Sağlık söz konusu olduğunda ise ertelemenin anlamı değişir. Eski bir masayı kullanmaya devam edebilir, yeni telefonu almaktan vazgeçebiliriz.
Gerekli bir muayene veya tedavi için aynı rahatlıkla, “sonra bakarız” diyemeyiz. Buna rağmen insan bazen bütçesi yüzünden beklemek zorunda kalır. Böyle bir bekleyişin içinde ağrı, kaygı ve işinden izin alma güçlüğü bulunabilir. Sağlığa erişimi tartışırken hastaneler arasında kolay genellemeler yapmak yerine, ihtiyaç duyulan bakımın zamanında ve güvenle karşılanıp karşılanamadığına bakmalıyız.
Tasarruf öğüdünün sınırı da burada ortaya çıkar. Harcamalarını zaten temel ihtiyaçlarına indirmiş bir insana biraz daha kısmayı önermek, çözüm üretmez. Isınmadan, beslenmeden veya gerekli bakımdan eksilterek tutturulan bütçe, kâğıt üzerinde dengeli görünebilir.
Oysa bu denge, evin içinde üşüyen bir çocuğun, öğününü geçiştiren bir çalışanın ya da ihtiyacını sürekli erteleyen bir yaşlının omuzlarında kurulmuş olabilir. Aile hesabında görünmeyen fedakârlıkları da ekonomik hayatın parçası saymak zorundayız. Çözüm, herkese pahalı ürün almasını söylemek olamaz.
Güvenli ve işlevini yerine getiren ürünlerin ulaşılabilir olması; garanti, servis ve tamir süreçlerinin işlemesi gerekir. Üretici dayanıklılığı önemsemeli, satıcı eksikleri gizlememeli, denetim tüketicinin tek başına fark edemeyeceği sorunları yakalayabilmelidir. İnsanların gelirlerinin temel ihtiyaçlarını karşılaması da bu tablonun merkezindedir.
Çünkü bilinçli tüketici olmak, olmayan parayı yaratmaz. Bir toplumun refahını anlamak için vitrinlerdeki bolluğa bakmak yetmez. İnsanların o vitrinlerin önünde nelerden vazgeçtiğini de görmek gerekir. Kaliteli bir hayat, sürekli en pahalıya sahip olmak değildir; alınan eşyanın iş görmesi, sofranın yeterli olması ve ihtiyaç duyulduğunda bakıma ulaşabilmektir.
Ucuzun bedelini konuşurken sonunda dönüp şu soruyu sormalıyız: İnsanlar gerçekten tasarruf mu ediyor, yoksa karşılayamadıkları ihtiyaçların bedelini zamanla, emekle ve hayatlarından eksilenlerle mi ödüyor?